ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SCIE: 30 (2)

Volume: 30  Issue: 2 - 2019

KLINIK VE DENEYSEL ARAŞTIRMALAR
1.The Role of Alpha Atrial Natriuretic Hormone in Pneumonectomy: An Experimental Study
Murat Akkuş, Yener Yörük
doi: 10.14744/scie.2019.07769  Pages 101 - 106
Amaç: Atrial natriüretik hormon (α-ANH) vücutta aşırı sıvı birikimi ve atrial distansiyona cevap olarak salgılanır. Biz, deneysel tavşan modelimizde pnömonektomi öncesi ve sonrası normal ve yüksek volüm kristaloid ve kolloid sıvı verilmesinin alfa atrial natriüretik hormon seviyesine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama ağırlığı 1831 g olan toplam 20 Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Örnekler her biri beş denekten oluşan dört gruba ayrıldı. Birinci gruba 3 mL/kg/sa kristaloid, ikinci gruba 10 mL/kg/sa kristaloid, üçüncü gruba 3 mL/kg/sa kolloid, dördüncü gruba 10 mL/kg/sa kolloid sıvı başlandı. Ameliyat öncesi juguler venden kan örnekleri alındı. Tüm deneklere posterolateral torakotomi uygulandı. Hilus 2/0 ipek ile en blok bağlandı ve kesildi, pnömonektomi yapıldı. Bütün gruplara üç saat infüzyon yapıldı, ameliyat sonrası üçüncü saat karşı taraf juguler venden kan örnekleri alındı. Ameliyat öncesi ve sonrası α-ANH seviyeleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Gruplar arasında ortalama ağırlık açısından farklılık yoktu. Ameliyat öncesi ve sonrası gruplar arasında α-ANH seviyeleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (birinci grup Z=0.674; p=0.5; ikinci grup Z=0.405; p=0.686; üçüncü grup Z=1.753; p=0.08; dördüncü grup Z=0.944; p=0.345).
Sonuç: Çalışmamızda sonuçlar pnömonektominin α-ANH seviyesi değişimine yalnız başına etkisi olmadığını göstermektedir. Hipoksi, artmış atrial basınç ve bazı nörohormonal faktörler α-ANH salınımının artmasına yol açabilir.
Objective: The alpha atrial natriuretic hormone (α-ANH) is released in response to atrial distension and excessive fluid volume in the body. The aim of the present study was to evaluate α-ANH levels before and after pneumonectomy and to investigate the effects of normal and increased volume of crystalloid–colloid fluids on α-ANH following pneumonectomy in a rabbit model.
Methods: A total of 20 New Zealand rabbits were used in the study. The mean weight of the rabbits was 1.831 g. The subjects were divided into four groups with five in each group. The first group was given 3 mL/kg/h of crystalloid; the second group was given 10 mL/kg/h of crystalloid; the third group was given 3 mL/kg/h of colloid; the fourth group was given 10 mL/kg/h of colloid. Blood samples were preoperatively collected from the jugular vein. Posterolateral thoracotomy was applied to all subjects. The hilus was tied and cut en bloc with 2/0 silk, and pneumonectomy was performed. All groups received infusion for 3 h. Following infusion, blood samples from the contralateral jugular vein were collected at postoperative 3 h. Pre- and postoperative α-ANH levels were compared.
Results: There was no significant difference in the mean weight of the groups (χ2=1.417, p=0.478). There was no significant difference in the pre- and postoperative α-ANH levels among all groups (Z=0.674, p=0.5 in the first; Z=0.405, p=0.686 in the second; Z=1.753, p=0.08 in the third; Z=0.944, p=0.345 in the fourth).
Conclusion: Our study results suggest that pneumonectomy alone appears not to change the α-ANH levels, and hypoxia, increased atrial pressure, and some neurohormonal factors may enhance α-ANH release.

RESEARCH ARTICLE
2.Cord Blood Vitamin D Level in Neonates of Preeclamptic Mothers
Didem Arman, Secil Ercin, Sevilay Topcuoğlu, Ayşem Kaya, Fahri Ovalı, Guner Karatekin
doi: 10.14744/scie.2019.72692  Pages 107 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: D vitamini eksikliğinin, preeklampsi patogenezinde enflamatuvar cevap ve immün fonksiyonlar üzerine etki ederek riski arttırdığı düşünülmektedir. Çalışmamızda preeklamptik anne bebeklerinde kord kanı D vitamini düzeylerini kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma ileriye yönelik olarak düzenlendi. Çalışma grubuna orta ve ağır preeklampsi tanısı almış olan preeklamptik annelerin bebekleri alındı. Annesi preeklamptik olmayan, gestasyonel yaş ve ağırlıkları çalışma grubu ile benzer özellikte yenidoğanlar kontrol grubu olarak seçildi. Kordon kanı D vitamini düzeyleri bakılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 60 preeklamptik anne bebeği ve kontrol grubu olarak 47 normotansif anne bebeği dahil edildi. Preeklamptik anne bebekleri ve kontrol grubundaki bebeklerin ortalama 25 hidroksi D vitamini (25OH D) vitamini düzeyleri sırasıyla 12.62±5.43 ve 12.85±5.56 ng/mL olarak bulundu. Çalışma grubunun %89.5’inde 25(OH) D vitamini düzeyi <20 ng/mL iken kontrol grubunda bu oran %88.9 idi. Her iki grup arasında vitamin D, kalsiyum ve fosfor düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Çalışma grubundaki bebeklerin magnezyum değerleri, kontrol grubundakilere göre anlamlı düzeyde yüksekti (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda preeklamptik anne bebeklerinin kordon kanı D vitamini düzeylerinin normotansif anne bebeklerinin düzeylerine göre herhangi bir farklılık göstermediği saptanmıştır.
INTRODUCTION: Vitamin D deficiency may play a role in the pathogenesis of preeclampsia by causing abnormal placental implantation and by affecting the inflammatory response. The aim of this study was to compare the cord blood vitamin D level in neonates born to preeclamptic mothers with that of a control group of newborns whose mothers were not preeclamptic.
METHODS: The preeclamptic group was made up of newborns of mothers classified as having moderate to severe preeclampsia. Neonates of a similar gestational age and birth weight born to normotensive mothers comprised the control group. The cord blood vitamin D level of both groups of newborns was measured and the results were statistically compared.
RESULTS: Sixty neonates born to preeclamptic mothers and 47 born to normotensive mothers were included in the study. The mean serum vitamin D level of the study group was 12.62±5.43 ng/mL and 12.85±5.56 ng/mL in the control group. The percentage of those determined to have a serum vitamin D level <20 ng/mL in the study and the control groups was 89.5% and 88.9%, respectively. The serum magnesium level in the study group was statistically greater than that observed in the control group (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The cord blood vitamin D level of those born to preeclamptic mothers was not found to be statistically different when compared with the vitamin D level of neonates of normotensive mothers.

3.Evaluation of the Quality of Life in Patients with Pleurodesis
Hasan Ersöz, Hatice Dayılar Candan
doi: 10.14744/scie.2019.92300  Pages 112 - 117
GİRİŞ ve AMAÇ: Malign plevral efüzyonlar kişinin yaşam kalitesinin düşmesine sebep olur ve bu grup hastalardaki en önemli anksiyete nedenidir. Günümüzde sadece hastalıkların ortadan kaldırılması değil, kişilerin yaşam kalitelerin arttırılmaları da hedeflenmektedir. Bu çalışma, malign plevral efüzyon tanısı almış hastalara yapılan plörodez işleminin hastaların yaşam kalitesi üzerinde etkilerini belirlemek amacıyla planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde plörodez işlemi uygulanan 24 olgu ileriye dönük olarak çalışmaya dahil edildi. Hastalara tüp torakostomi aracılığı ile talk plörodez işlemi uygulandı. Hastalara yatışları esnasında ve taburculuğunun 11. gününde SF-36 yaşam kalitesi ölçeği uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların %70.8’i (n=17) kadın olgulardı. Ortalama yaş 54.29±13.84 yıldı. %50 (n=12) olguya meme, %29.2 olguya (n=7) akciğer ve geri kalanlarına (n=5, %20.8) over karsinomlarının plevra metastazları nedeniyle plörodez uygulanmıştı. Olguların işlem öncesi ve sonrası SF-36 yaşam kalitesi ölçek sonuçlarına verdikleri yanıtların karşılaştırılması sonucunda, plörodez hastaların yalnızca ruhsal sağlıkları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı sonuç vermemiş olup (p=0.20) geri kalan bütün parametreler üzerinde anlamlı ve olumlu sonuçlar sağlamıştır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ruhsal sağlıkta bozulma ilgili asıl sebep hastanın ileri evre kanser hastası olmasıdır. Plörodez işleminin kanserin evresini değiştirmemesi sebebiyle ruhsal sağlıktaki bozulma üzerine etkili olmadığını düşünmekteyiz. Ancak diğer parametrelerin tümü üzerine anlamlı katkılarının olması işlemin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Çalışmamız ayrıca, genç yaştaki hastaların plörodezden daha fazla yararlanabileceği konusunda ipuçları vermiştir. Primer hastalığa bağlı olarak hastanın kaşeksi durumunun ise plörodezin sağlayacağı yaşam kalitesi üzerine etkisi olmadığını düşünmekteyiz. Sonuç olarak malign plevral efüzyonu olan tüm hastalarda eğer mümkün ise plörodez işleminin uygulanmasının gerekli olduğuna inanmaktayız.
INTRODUCTION: Malignant pleural effusions (MPEs) cause a decrease in the quality of life and are the most important cause of anxiety in this group of patients. Currently, it is aimed not only to eliminate the diseases but also to increase the quality of life of individuals. The aim of the present study was to determine the effect of pleurodesis on the quality of life of patients with MPE.
METHODS: Twenty-four patients who underwent pleurodesis were prospectively included in the study. Talc pleurodesis was performed to the patients by tube thoracostomy. The 36-Item Short Form Survey (SF-36) quality of life scale was applied to the patients during their hospitalization and on day 11 of discharge. Data were analyzed statistically.
RESULTS: Female patients comprised 70.8% (n=17) of the cases. The mean age of the patients was 54.29±13.84 years. Fifty percent (n=12) of the cases were applied pleurodesis due to pleura metastasis of breast cancer, whereas 29.2% (n=7) due to lung cancer and the rest (20.8%, n=5) due to ovarian carcinomas, respectively. As a result of the comparison of the responses of the patients to the SF-36 quality of life results before and after the procedure, pleurodesis provided significantly positive results on all parameters (p<0.05) except for only mental health (p=0.20).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The main reason for impairment in mental health is that patients have advanced cancers. We believe that the explanation of that is if pleurodesis does not change the stage of cancer. However, the presence of significant contribution of the treatment on all of the other parameters is an indication of how important pleurodesis is. Our study also provided hints that young patients can benefit more from pleurodesis. We think that the patient’s cachexia status due to primary disease has no effect on the quality of life that pleurodesis provided. We believe that pleurodesis should be performed in all patients with MPE, if possible.

4.The Relationship Between Generalized Joint Hypermobility and Cervical Disc Degeneration, Neck Pain: A Multidisciplinary Clinical Study
Neşe Keser, Esin Derin Çiçek, Arzu Atıcı, Pınar Akpınar, Ozge Gülsüm İlleez, Ahmet Eren Seçen
doi: 10.14744/scie.2019.49469  Pages 118 - 123
GİRİŞ ve AMAÇ: Generalize eklem hipermobilitesi (GEH) sinovial eklemlerin normal sınırın ötesinde hareket yeteneğinin olduğu bir durum olup disk dejenerasyonu üzerine etkileri bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı GEH ile manyetik rezonans görüntülemede (MRG) saptanılan servikal disk dejenerasyonu ve boyun ağrısı arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beyin cerrahisi ve fizik tedavi ve rehabilitasyon polikliniklerine boyun ve/veya kol ağrısı yakınması ile baş vuran 20–50 yaş arasındaki olgular çalışmaya alındı. Kriterlere uyan olguların servikal MRG’leri değerlendirildi. Bu olguları GEH yönünden değerlendirmede Beighton skoru kullanıldı. Olgular ayrıca Vizüel Analog Skala (VAS) kullanılarak ağrı, Boyun Dizabilite İndeksi (BDİ) kullanılarak dizabilite yönünden ileriye dönük olarak değerlendirildiler.
BULGULAR: Çalışma kriterlerine uyan 75 olgunun 59’u kadın (%78.7), 16’sı erkek (%21.3), yaş ortalamaları 37.61±7.89 yıl idi. Olguların 15’inde GEH saptandı (%20), 60’ında GEH’ye rastlanılmadı (%80). GEH görülenlerle görülmeyenler arasında servikal disk düzeylerinde Miyazaki grade parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Aynı şekilde gruplar arasında VAS ve BDİ değerleri açısından da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuç 20–50 yaş aralığındaki olgularda, normal şartlar altında, GEH’nin servikal disk dejenerasyonu ile VAS ve BDİ artışında tek başına bir risk faktörü olmayabileceğini düşündürmüştür.
INTRODUCTION: Generalized joint hypermobility (GJH) is a condition of the connective tissue, which has movement ability beyond the normal limit of synovial joints. Its effects on disc degeneration and neck pain are not fully known. The aim of the present study was to determine the relationship between GJH and cervical disc degeneration that is detected in magnetic resonance imaging (MRI) and also neck pain.
METHODS: Cases aged between 20 and 50 years who were admitted to outpatient clinics with neck and arm pain were included in the study. Their cervical MRIs were evaluated. Beighton score was used to evaluate these cases for GJH, and they were also evaluated prospectively using the Visual Analog Scale (VAS) for pain and Neck Disability Index (NDI) for disability.
RESULTS: Of the 75 cases, 59 (78.7%) were female, 16 (21.3%) were male, and GJH was found in 15 (20%). There was no statistically significant difference in the values of Miyazaki grade parameters in all cervical disc levels and VAS and NDI values between the patients with and without GJH (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This result suggests that GJH may not be a single risk factor for cervical disc degeneration, and VAS and NDI values increase in patients aged between 20 and 50 years.

5.The Relationship Between Restless Legs Syndrome and Anxiety, Depression, and Quality of Life
Şenay Aydın, Cengiz Özdemir
doi: 10.14744/scie.2019.93511  Pages 124 - 129
GİRİŞ ve AMAÇ: Huzursuz bacaklar sendromu (HBS) sık karşılaşılan bir uyku bozukluğudur. HBS uyku bozukluğu dışında hayat kalitesini etkilemekte, yorgunluk ve psikiyatrik semptomlara neden olmaktadır. Bu çalışmada HBS’nin yaşam kalitesi ile anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik belirtiler üzerine etkisi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada nöroloji polikliniğinde HBS için sekonder nedenler dışlandıktan sonra idiyopatik HBS tanı kriterlerini karşılayan 55 hasta (7 erkek 48 kadın) ile herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 35 birey (8 erkek 27 kadın) değerlendirildi. Tüm bireylere Türkçe validasyonu yapılmış Pittsburg Uyku Kalite Ölçeği (PUKÖ), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), Uykusuzluk Şiddet Ölçeği (UŞÖ), HBS şiddet skalası (IRLSSG), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) ve yaşam kalitesi formu (SF-36) uygulandı.
BULGULAR: İdiyopatik HBS tanı kriterlerini karşılayan 55 hasta Grup I, kontrol grubu olan sağlıklı 35 birey Grup II’de değerlendirildi. Tüm bireylere uygulanan PUKÖ, EUÖ, UŞÖ, BDÖ, BAÖ, YŞÖ, SF-36 anketlerinde HBS grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede fark gözlendi. HBS olgularında sağlıklı bireylere göre özellikle SF-36 fiziksel bileşen özet ölçek (PCS) ortalama skoru anlamlı ölçüde düşük bulundu. PCS ile HBS şiddeti, yorgunluk, uykusuzluk, gün içi uykululuk, uyku kalitesi, anksiyete ve depressif belirtilerin seviyesi arasında negatif korelasyon mevcuttu. Çok değişkenli lineer regresyon analizi ile PCS skoru üzerinde etkili olası değişkenler olarak YŞÖ ve BDÖ saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada idiyopatik HBS’de yaşam kalitesi ile anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik belirtilerin önemli ölçüde bozulduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: Restless legs syndrome (RLS) is a common sleep disorder. In addition to disturbing sleep, however, RLS also affects quality of life and may lead to significant fatigue or psychiatric symptoms. This study was an examination of the effects of RLS on quality of life and symptoms of anxiety and depression.
METHODS: In this study, 55 patients (7 males and 48 females) who met the diagnostic criteria of idiopathic RLS and 35 healthy individuals (8 males, 27 females) were evaluated using validated Turkish versions of the Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), the Epworth Sleepiness Scale (ESS), Insomnia Severity Index (ISI), the International Restless Legs Syndrome Study Group (IRLSSG) rating scale for the severity of RLS, Beck Depression Inventory (BDI), Beck Anxiety Inventory (BAI), the Fatigue Severity Scale (FSS), and the Short Form Health Survey (SF-36), which measures quality of life.
RESULTS: Fifty-two patients who met the diagnostic criteria for idiopathic RLS were evaluated in Group I and 35 healthy controls were included in Group II. A statistically significant difference was observed in the PSQI, ESS, ISI, BDI, BAI, FSS, and SF-36 questionnaire results in the RLS group compared with the control group. The mean score of the SF-36 Physical Component Summary (PCS) scale was significantly lower among RLS patients than that of the healthy subjects. There was a negative correlation between the PCS score and RLS severity, fatigue, insomnia, daytime sleepiness, sleep quality, anxiety, and the level of depressive symptoms. Multivariate linear regression analysis indicated that the FSS and BDI values were influential variables on the PCS score.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the present study demonstrated that patients with idiopathic RLS experienced significantly impaired quality of life and the psychiatric symptoms of anxiety and depression.

6.Is the Surgical Approach Very Important to Treatment for Phyllodes Tumors?
Muhammet Fikri Kündeş, Kenan Çetin, Selçuk Kaya, Hasan Fehmi Küçük
doi: 10.14744/scie.2019.80774  Pages 130 - 134
GİRİŞ ve AMAÇ: Filoides tümörü tanısı alan hastaların kliniğimizdeki tedavi ve nüks durumunu literatür eşliğinde irdelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015 ile ocak 2017 tarihleri arasında fibroepitelyal tümör tanısı ile ameliyat edilen kadın hastalar dahil edildi.Veriler hasta dosyası incelenerek geriye dönük toplandı. Hastalar patoloji sonuçlarına göre yapılan ameliyat, kemoterapi ve radypterapi alıp almamaları, kitlenin büyüklüğü, nüks ve demografik özelliklerine göre değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 25 hasta değerlendirildi. Bunlardan sekizi malign filoides tümör, üçü Borderline filoides tümör, 14’ü benign filoides tümör ve fibroadenomatoz lezyon idi. Sekiz malign filoides tümörlü hastanın üçüne mastektomi beşine geniş lokal eksizyon (GLE) yapıldı. İki hastada nüks gelişti. Bunlardan birisine kemoterapi (KT), diğerine KT ve radyoterapi (RT) uygulanmıştı. Diğer 17 hastadan biri hariç (kitle memeyi tamamen kapladığı için mastektomi yapıldı) hepsine GLE uygulandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Malign filoides tümör tedavisi için çeşitli görüşler bulunmaktadır. Ancak cerrahi sınır negatifliği ön plana çıkmaktadır. RT ve KT eklenip eklenmemesi halen tartışmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to evaluate the treatment modalities and recurrence status of patients diagnosed with phyllodes tumor in light of a literature search.
METHODS: All female patients who received treatment for phyllodes tumor between January 2015 and January 2017 were included in our study. All data were collected through retrospective analysis. Histopathological results, type of surgery, application of chemoradiotherapy, tumor size, recurrence rate, and demographic data were analyzed.
RESULTS: Twenty-five cases were evaluated. Of the 25 cases, 8 were diagnosed as malignant. The rest were 3 borderline and 14 benign and fibroadenomas. Three of 8 malignancies were treated with mastectomy, and the other 5 were treated with wide local excision. Recurrence occurred in two cases; one of them received chemotherapy, and the other had chemoradiotherapy. All 17 remaining patients underwent wide local excision. A single case was treated with mastectomy due to large tumor size.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is still an ongoing debate for the treatment of phyllodes tumors. Negative margins for malignant cases play a major role for successful treatment. There is no consensus for the application of chemo- and radiotherapy.

7.A Randomized Controlled Trial Comparing Laparoscopic Access with the Direct Trocar and Veress Neddle
İsmail Ertuğrul
doi: 10.14744/scie.2019.83702  Pages 135 - 139
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik cerrahide güvenli pnömoperitoneum ameliyatın başlangıcı ve en kritik aşamalarından biridir. Laparoskopik girişlerde batına değişik farklı giriş metotları vardır. Amacımız sık kullanılan Veress iğnesi girişi (VİG) ile direkt trokar giriş (DTG) metodlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağustos 2017–Şubat 2018 tarihleri arasında genel cerrahi kliniğinde başta laparoskopik kolesistektomi olmak üzere laparoskopik girişim yapılacak toplamda 122 hasta randomize edilerek çalışmaya dahil edildi. Altmış iki hasta VİG, 60 hastaya DTG uygulanarak insuflayon yapıldı. Gruplarda laparoskopik giriş sayısı, giriş süresi, komplikasyonlar ve ameliyat sonrası oluşan ağrı karşılaştırıldı. Tanımlayıcı istatistikler, Frekans tablosu ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak sonuçlar elde edildi.

BULGULAR: İki grup demografik özellikler açısından benzerdi. Giriş süresi, pnömoperiton oluşturma süresi ve gaz kaçağı değişkenlerinin DTG ve VİG gruplarına ait değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık vardı. Giriş sayısı değişkeninin DTG ve VİG gruplarına ait değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık vardı. Diğer değişkenlere ait P değerleri 0.05 ve 0.10’dan büyük olduğu için giriş şekli DTG ve VİG grupları arasında değişkenler açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık yoktu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Direkt trokar giriş VİG ile karşılaştırıldığında giriş süresi, pnömoperiton oluşturma süresi anlamlı olarak kısadır. Ancak gaz kaçağı DTG grubunda daha fazladır. Diğer değişkenlerde anlamlı fark görülmemektedir. DTG süre olarak VİG’ye tercih edilebilir.

INTRODUCTION: Establishing a safe pneumoperitoneum in laparoscopic surgery is the beginning of the surgery. This study aimed to compare Veress needle insertion (VNI) and direct trocar insertion (DTI) methods.

METHODS: A total of 122 patients who underwent laparoscopic intervention mainly laparoscopic cholecystectomy, between August 2017 and February 2018, in the general surgery clinic were randomized. Among all patients, 62 were insufflated and operated using VNI and 60 with DTI method. The number of laparoscopic entrances, time of entry, complications, and postoperative pain were compared between the groups.

RESULTS: The two groups were similar in terms of demographic characteristics. A statistically significant difference was observed between the DTI and VNI groups regarding the entry time, pneumoperitoneum formation time, and gas leakage variables. A statistically significant difference was also observed between the DTI and VNI groups in the number of insertions. For the other variables, no statistically significant difference was observed between the DTI and VNI groups.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In DTI, the duration of the generation of the pneumoperitoneum was significantly shorter. However, gas leakage was higher in the DTI group. No significant difference was observed in other variables. The DTI may be preferable to VNI according to time.

8.Diagnostic and Surgical Evaluation of Patients with Thyroglossal Duct Cysts and Fistulas: 7-Year Experience At Our Clinic
Melis Demirağ Evman, Hacer Baran, Hakan Avcı, Sedat Aydın
doi: 10.14744/scie.2018.97720  Pages 140 - 143
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroglossal duktus kistleri (TGDK) çocuklarda orta hat boyun kitlelerinin başında gelmekle birlikte erişkin çağda da görülebilmektedir. Bu çalışmada amacımız TGDK tanısı almış hastaların demografik özelliklerini değerlendirmek ve TGDK’li hastaların tanı, tedavi planları ve takip detaylarını tartışmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010–Şubat 2017 tarihleri arasında kliniğimizde TGDK tanısı alan 91 hastaya ait veriler elektronik olarak toplandı. Veriler arasında demografik özellikler, tıbbi kayıtlar, ameliyat sonrası takip ve komplikasyonlar vardı. Tanı, fizik muayene, ultrasonografi (USG), bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) dahil olmak üzere görüntüleme yöntemleri ile yapıldı. Patoloji, çalışmaya dahil edilen tüm olgularda TGDK’yı doğruladı.

BULGULAR: Doksan bir hastadan 49’u (%53) erkek, %46’sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 20.29 olarak bulundu. Tüm hastalara Sistrunk prosedürü uygulanmış olup, hastaların 14’ünde (%15) nüks saptanmıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Her yaşta orta hat boyun kitlelerinin ayırıcı tanısında TGDK düşünülmelidir. Fizik muayene ve USG tanı koymada en kolay ve ucuz yöntemlerdir. TGDK tanısında cerrahi ana tedavi modalitesidir. Sistrunk prosedürü en düşük nüks oranına sahip olan altın standart cerrahi yöntemidir.

INTRODUCTION: Thyroglossal duct cysts (TGDCs) are one of the most common midline neck masses in children. They may be found in adults as well. The aim of this study was to evaluate the demographics of patients diagnosed with TGDCs and to discuss the diagnosis, treatment plans, and follow-up details.
METHODS: The data of 91 patients diagnosed with TGDCs in our clinic between January 2010 and February 2017 were obtained. They included demographics, medical records, a postoperative follow-up, and complications. The pathology confirmed TGDCs in all 91 cases.

RESULTS: Of 91 patients, 49 (53%) were males, and 42 (46%) were females. The mean age of patients was 20.29. Patients complained of a cystic midline mass in 47 (52%) of cases, and fistulas in the midline neck area in 43 of (47%) cases. All patients underwent the Sistrunk procedure. Fourteen (15%) patients relapsed.

DISCUSSION AND CONCLUSION: TGDCs should be considered in differential diagnosis of midline neck masses in all ages. A physical examination and ultrasonography are the easiest and the most accurate methods in diagnosis. The Sistrunk procedure with its low recurrence rates is the gold standard method in the treatment.

9.Relationship Between Muscle Mass and Insulin Resistance in Cirrhotic Patients with Hepatitis B
Eyüp Sami Akbaş, Betül Ayaz, Beyza Selin Haksever, Sema Basat
doi: 10.14744/scie.2019.03164  Pages 144 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Hepatit B virüsü, tüm önlemlere rağmen, dünyada 400 milyon üzerinde kişiyi etkilemekte ve büyük tehdit oluşturmaktadır. Karaciğer sirozunun en önemli nedenlerinden birisidir. Karaciğer sirozu ise hastalığın hem kendinden kaynaklanan, hem de çeşitli nedenlerle oral alımda azalma sonucu malnutrisyona neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda kas kitlesi ile insülin direnci arasında ki ters korelasyon belirlenmiştir. Biz hepatit B nedeniyle siroz gelişen hastalarda insülin direnci ile kas kitlesi ve kas gücü arasında ki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Tek merkezli olarak yönetilen bu çalışmaya 65 hepatit B’ye bağlı Child A ve Child B grubundaki sirotik hastalar ile 65 kontrol hastası dahil edilmiştir. Her iki grupta kas gücünü ve kitlesini belirlemek amacı ile bioempedans analiz ile kas kitle indeksi (kas kitlesi /boy², kg/m²) hesaplandı. El sıkma gücü, kol ve baldır çevresi bakıldı. Her iki grupta insülin direncinin belirlenmesi amacı ile HOMA-IR [(açlık insülinμU/mL)X (AKŞmmol/L)/22.5] bakıldı. Her iki gruptan açlık insülin, açlık glukoz, HbA1c, LDL, HDL, trigliserit, kolesterol düzeyleri, baldır çevresi ile bel çevresi bakıldı. Kas kitlesi ile insülin direnci, laboratuvar değerleri, bel çevresi ve baldır çevresi arasındaki ilişki değerlendirildi.

BULGULAR: Çalışmamızda, hasta grubunun kas kitle indeksi ortalaması 10.98±11.40, kontrol grubunun kas kitle ortalaması 9.88±1.12 olarak belirlendi. HOMA-IR değeri ise hasta katılımcılarda 3.47±3.80, kontrol grubunda ise 1.83±1.20 olarak belirlendi. Özellikle hasta grubunda bakılan kas kitlesi ile insülin direnci arasında hesaplanan korelasyon katsayısı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda hepatit B’ye bağlı sirotik hastalarda kas kitlesi ile insülin direnci arasında ilişki bulunmamıştır.

INTRODUCTION: Hepatitis B virus (HBV) affects over 400 million people in the world and is a major threat despite all measures taken for its prevention. It is one of the most important causes of liver cirrhosis. Liver cirrhosis causes malnutrition as a result of decreased oral intake, both because of the disease itself and multiple other reasons. Studies showed an inverse correlation between muscle mass and insulin resistance. We aimed to evaluate the relationship between insulin resistance, muscle mass, and muscle strength in patients with HBV-related cirrhosis.

METHODS: We included 65 patients with HBV-related cirrhosis in Child-Pugh class A and B groups and 65 healthy control individuals in this monocentric study. Muscle mass indices were calculated with bioimpedance analysis for both groups to determine muscle strength and muscle mass. Handgrip strength, arm, and calf circumferences were measured. In both groups, HOMA-IR values were calculated to determine insulin resistance. Correlations of fasting glucose, fasting insulin, HbA1C, LDL, HDL, triglyceride, and cholesterol levels with calf and waist circumference measurements were detected. The relationship between muscle mass and insulin resistance, laboratory results, and waist and calf circumference was evaluated.

RESULTS: The mean value of muscle mass index was 10.98±11.40 kg/m2 in cirrhotic patients and 9.88±1.12 kg/m2 in healthy control individuals. HOMA-IR values were detected as 3.47±3.80 in the study group and 1.83±1.20 in the control group. The correlation coefficient between muscle mass and insulin resistance was statistically insignificant, especially in the study group.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, there was no relationship between muscle mass and insulin resistance in cirrhotic patients with hepatitis B.

10.Is Lymphopenia Detected in Sarcoidosis Associated with the Disease Activity?
Coşkun Doğan, Sevda Şener Cömert, Benan Çağlayan, Elif Torun Parmaksız, Nesrin Kıral, Recep Demirhan, Ali Fidan, Seda Beyhan Sağmen
doi: 10.14744/scie.2019.88700  Pages 151 - 157
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada sarkoidoz olgularında tespit edilen lenfopenin hastalık aktivitesi ile ilişkisi incelenmiştir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Temmuz 2016–Haziran 2017 tarihleri arasında sarkoidoz tanısı alan olgular ve aynı dönem aktif hastalığı olmayan sağlıklı gönüllüler/aktif hastalık tanısı almayan olgular dahil edildi. Olguların tam kan sayımlarında mutlak lenfosit sayısı (MLS) <1.3 10³/mm³ olanlar lenfopenik kabul edildi. İki grubta lenfopeni görülme oranları birbirleri ile karşılaştırıldı. Sarkoidoz grubunda lenfopenisi olan ve olmayan olguların solunum fonksiyon testi-karbonmonoksit difizyon testi (SFT-DLCO) değerleri ve yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (YRBT) bulguları birbirleri ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sarkoidoz grubunda 77, kontrol grubunda 41 olgu dahil edildi. Sarkoidoz grubunda lenfopenik olgu sayısı 21 (%27.2) iken kontrol grubunda 1’di (%2.4) (p=0.001). Sarkoidoz grubunda 33 (%28) olgunun DLCO % değeri %80’nin altında iken, 44 olgunun DLCO % değeri %80’nin üstündeydi. Sarkoidoz grubunda DLCO <%80 olan olguların ortalama MLS’si 1.6±0.7 iken, DLCO >%80 olan olguların 2±0.7’di (p=0.016). MLS ile %DLCO arasında pozitif yönde korelasyon tespit edildi (p=0.044, r=0.230). DLCO <%80 olan olguların %42’sinde lenfopeni var iken, DLCO >%80 olan olguların %15’inde lenfopeni vardı (p=0.01). Olguların sarkoidoz evreleri, semptomları ve radyolojik bulgular ile MLS arasında anlamlı ilişki tespit edilemedi (p>0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sarkoidoz olgularında lenfopeni sık görülür. Lenfopenik sarkoidoz olgularında düşük DLCO değerleri görülebilir.

INTRODUCTION: The association of lymphopenia detected in patients with sarcoidosis with disease activity was investigated in the present study.
METHODS: Patients who were diagnosed as having sarcoidosis and healthy volunteers/individuals with no diagnosis of active disease between July 2016 and June 2017 were included in this study. Patients who were detected to have an absolute lymphocyte count (ALC) of <1.3 × 10³/mm³ were accepted as lymphopenic patients. The detection rates of lymphopenia were compared between two groups. The respiratory function testing-diffusing capacity of the lungs for carbon monoxide (RFT-DLCO) levels and the high-resolution computed tomography (HRCT) results of patients with and without lymphopenia in the sarcoidosis group were compared.

RESULTS: In the sarcoidosis group, 77 patients were included, and in the control group, 41 patients were included. The number of lymphopenic patients in the sarcoidosis group was 21 (27.2%), and that in the control group was 1 (2.4%) (p=0.001). The percentaged DLCO value of 33 patients (28%) was below 80%; however, the percentaged DLCO value of 44 patients was higher than 80% in the sarcoidosis group. The mean ALC of patients in the sarcoidosis group who had a DLCO value of <80% was 1.6±0.7; however, the mean ALC of patients who had a DLCO value of >80% was 2±0.7 (p=0.016). A positive correlation was detected between ALC and DLCO% (p=0.044, r=0.230). Although lymphopenia was detected in 42% of patients whose DLCO value was <80%, lymphopenia was detected in 15% of patients whose DLCO value was >80% (p=0.01). No significant association was detected among the sarcoidosis stage, symptom, and radiologic findings of the patients with the absolute lymphocyte count (p>0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Lymphopenia is frequently detected in patients with sarcoidosis. Lower DLCO values may be detected in patients with lymphopenic sarcoidosis.

11.Relationship Between Pulmonary Thromboembolism, its Mortality and Seasonal, Meteorological Factors
Seda Beyhan Sağmen, Sevda Cömert, Nesrin Kıral, Gamze Çelik Türnüklü, Coşkun Doğan, Elif Torun Parmaksız, Ali Fidan
doi: 10.14744/scie.2019.98700  Pages 158 - 162
GİRİŞ ve AMAÇ: Pulmoner emboli gelişiminde mevsimsel farklılıklar görülmektedir. Mortalite üzerinde mevsimler ve meteorolojik faktörlerin etkisi tartışmalıdır. Sıcaklık farklarının yüksek olduğu, dört mevsimin belirgin olduğu Akdeniz ülkelerinde veri azdır. Bu nedenle yaşadığımız metropolde mevsimlerin ve meterorolojik verilerin pulmoner emboli ciddiyet indeksi yüksek olanlarla düşük olanlar üzerindeki etkileri ve 30 günlük mortalite üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza pulmoner emboli olguları dahil edildi. Günlük basınç, nem, sıcaklık, rüzgar değerleri meteoroloji genel müdürlüğünden elektronik ortamda alındı. Tüm olgular basitleştirilmiş pulmoner emboli ciddiyet indeksi kullanılarak düşük risk grubu ve yüksek risk grubu olarak ikiye ayrıldı. Veriler SPSS 20.0 istatistik programı kullanılarak analiz edildi.

BULGULAR: Basitleştirilmiş pulmoner emboli şiddet indeksine göre ayrılan iki grup mevsimlere göre karşılaştırıldığında grup 1’deki hastalar daha çok yaz mevsiminde (%59.1) görülürken, grup 2’deki hastalar daha çok kış mevsiminde (%31.3) görülmüş olup aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.011). Tanı günü ve önceki yedi günlük basınç, nem, sıcaklık, rüzgar ortalamaları hastalık ciddiyetine göre ayrı ayrı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmamıştır (p>0.05). Otuz günlük mortalite için tanı günü ve önceki yedi günlük basınç, nem, sıcaklık, rüzgar ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmamıştur (p>0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu verilerin ışığında mevsim ve meteorolojik faktörlerin pulmoner embolide mortalite üzerinde etkisi olmadığı tespit edilmiştir. Ancak hastalık ciddiyet indeksi hastalığın mevsimsel farklı sıklıkta görülmesini etkilemiştir.

INTRODUCTION: Seasonal and weather changes may affect the development of pulmonary embolism. The effects of seasonal and meteorological factors on mortality are controversial. We aimed to investigate the effects of seasons and meteorological data on patients with a low and high pulmonary embolism severity index and those with 30-day mortality.

METHODS: Pulmonary embolism cases were included in our study. Daily pressure, humidity, temperature, and wind values were taken from the general online information by the Directorate of Meteorology. All cases were divided into the low-risk and high-risk group, using a simplified pulmonary embolism severity index.

RESULTS: Eighty-six patients diagnosed with pulmonary thromboembolism were included in the study. Comparison between the two groups revealed that the disease was detected during winter in the high-risk group (31.3%) and during summer in the low-risk group (59.1%) (p=0.011). No statistically significant results were found on the day of diagnosis and pressure, humidity, temperature, and wind averages on the 7th day based on the severity index (p>0.05). There were no statistically significant results detected when comparing the average air pressure, humidity, air temperature, season, and wind for mortality in 30 days (p>0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: In the light of these data, it was determined that seasonal and meteorological factors had no effect on mortality in pulmonary embolism.

12.Retrospective Study of the Restoration of Neuromuscular Blockage with Sugammadex in Newborns Who Used Rocuronium
Hacer Şebnem Türk, Leyla Kılınç, Pınar Sayın, Sibel Oba
doi: 10.14744/scie.2019.05025  Pages 163 - 166
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada amacımız, yenidoğanlarda nöromusküler blokajın sugammadeks ile antagonize edilmesinin, klinik ekstübasyon başarısı ve rezidüel kürarizasyon sıklığı üzerine etkilerini geriye dönük verilerle tartışmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 40 gün veya daha küçük yaşta olan ve Ocak 2012 ile Aralık 2013 tarihleri arasında karın ameliyatı geçirmiş 27 yenidoğanın verilerinin geriye dönük analizi olarak yapıldı. Anestezi indüksiyonu için roküronyum kullanılıp, sugammadeks ile antagonize edilen, Train-of-four (TOF) ile izlenen hastalar dahil edildi. Uygulanan roküronyum dozu, sugammadeks dozu, operasyon ve anestezi süresi, en son roküronyum dozundan sugammadeks uygulamasına geçen süre ve sugammadeks uygulamasınadn ekstübasyona kadar geçen süre ve ekstübasyon sırasında TOF değerleri anestezi kayıtlarından alındı.

BULGULAR: Ortalama yaş 10.29±11.80 gündü. Ortalama ağırlık 3.04±1.92 kg idi. Ortalama sugammadeks dozu 3.6 mg/kg idi. Son roküronyum uygulamasından sugammadeks uygulamasına kadar geçen süre 27.3±7.7 dakika, sugammadeks uygulamasından ekstübasyona kadar geçen süre 1.05±0.6 dakika idi ve ekstübasyon sırasında TOF değeri 93.5±7.3 idi. TOF 0.9’a ulaşma süresi 88.11±21.06 saniyeydi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Yenidoğanlarda nöromusküler blokajın geri döndürülmesi amacıyla kullanılan sugammadeksin, erişkin ve pediatrik hasta çalışmalarındaki ile benzer etkinlikte olduğu görülmüştür. Yenidoğanlarda sugammadeks ile kısa sürede ve güvenli ekstübasyon gerçekleştirilebilir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to discuss the effects of antagonism of neuromuscular blockade with sugammadex on extubation success and residual curarization in neonates with retrospective data.
METHODS: The present study was conducted as a retrospective analysis of the data of 27 neonates aged ≤40 days who underwent abdominal surgery between January 2012 and December 2013. Rocuronium was used for anesthesia induction, and patients whose neuromuscular blockade was antagonized by sugammadex and who were monitored with train-of-four (TOF) were included in the study. The dose of rocuronium administered, the dose of sugammadex, the duration of the operation and anesthesia, elapsed time from the last dose of rocuronium to sugammadex administration and elapsed time from sugammadex administration to extubation, and TOF values during extubation were recorded from the anesthesia records.

RESULTS: The mean age of the patients was 10.29±11.80 days. The mean weight was 3.04±1.92 kg. The mean sugammadex dose was 3.6 mg/kg. The elapsed time from the last rocuronium to sugammadex administration was 27.3±7.7 min, the elapsed time from sugammadex administration to extubation was 1.05±0.6 min, and the TOF value during extubation was 93.5±7.3. The time to reach TOF 0.9 was 88.11±21.06 s.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Sugammadex, which is used for the reversal of neuromuscular blockade in neonates, showed a similar efficacy as in adult and pediatric patient studies. Safe extubation can be performed in neonates in a short period with sugammadex.

13.Use of Portable Monitors as a Cheap and Simple Method in Obstructive Sleep Apnea Diagnosis
Sema Saraç, Gülgün Çetintaş Afşar
doi: 10.14744/scie.2018.28190  Pages 167 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif uyku apne (OUA) gece boyunca devam eden hipoksemi ataklarına bağlı mortalite ve morbiditeyi etkileyen bir durumdur. Teşhisinde kullanılan polisomnografinin (PSG) az bulunan ve pahalı bir yöntem olması nedeniyle son yıllarda portable uyku monitörlerinin kullanımı araştırılmaktadır. Çalışmamızda Türk toplumunda portable monitör (PM) ve PSG uyumluluğunu araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Obstrüktif uyku apne semptomları ile başvuran 62 hastanın demografik kayıtları alındı ve kulak burun boğaz muayeneleri yapıldı. Önce PM ile uyku kayıtları alındı, daha sonra PSG uygulandı.

BULGULAR: Portable monitör ve PSG bulgularında apne-hipopne indeksi (AHİ) ve oksijen desatürasyon indeksi (ODI) parametreleri açısından bir fark bulunamadı. Portable monitörlerin sensitivitesi %89, spesifitesi %100 olarak bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Obezite ve bağlı olarak OUA’nın çok yaygın olduğu günümüzde daha ucuz, basit ve evde çekim imkanı veren portabl monitörlerin OUA teşhisinde kullanılabileceği sonucuna vardık.
INTRODUCTION: Obstructive sleep apnea (OSA) affects mortality and morbidity due to persistent hypoxemia attacks during the night. The use of portable sleep monitors (PMs) has been investigated in recent years because the use of polysomnography (PSG) in the OSA diagnosing is a rare and expensive method. In our study, we aimed to investigate the compliance of Turkish population to PMs and PSG.
METHODS: Demographic records of 62 patients referred with OSA symptoms were collected from the database. An ear, nose, and throat (ENT) physician was examination was pweformed for all patients. Afterwards, sleep records were taken with PM, followed by PSG.
RESULTS: There was no difference between the PM and PSG parameters in terms of the apnea–hypopnea index and the oxygen desaturation index. The sensitivity of the PMs was 89%, and the specificity was 100%.


DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that the PM and PSG parameters were compatible with each other. We concluded that portable monitors that are cheaper, simpler, and capable of shooting at home can be used in the diagnosis of OSA, where obesity and OSA are very common.

14.Stereotactic Radiosurgery in Brain Cavernomas: Single-Center Experience
Gökhan Yaprak, Alaattin Özen, Harun Demir, Fuzuli Tuğrul, Şule Karabulut Gül, Naciye Işık
doi: 10.14744/scie.2019.20053  Pages 171 - 174
GİRİŞ ve AMAÇ: In this study, we aimed to present our treatment results involving patients with intracranial cavernomas who were treated with stereotactic radiosurgery (SRS) by using a CyberKnife®.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Between April 2010 and December 2017, data from 19 patients treated with SRS in our clinic with the diagnosis of cavernomas were retrospectively evaluated.

BULGULAR: The median follow-up time was 82 months (range: 9–100 months). SRS was performed in the median 1 fraction (range: 1–3); according to the lesion size, the prescription dose ranged from 12 to 21 Gy (median: 15 Gy). During the post-SRS follow-up period, 6 out of the 10 patients with a headache had a complete response, 3 patients had a partial response, and 1 patient had no response. Further, 3 out of the 4 patients with a seizure had a partial response and 1 patient had a stable response in seizure frequency. Furthermore, 1 out of the 2 patients with a vision problem had a complete response and 1 had no change. Also, 1 out of the 3 patients with hemiparesthesia had a complete response and 2 had no change. Radiological evaluations in the post-SRS follow-up period revealed a complete response in 4 patients, partial response in 3 patients, stable disease in 9 patients, and progression in 3 patients. Rebleeding was detected in 1 (5.3%) out of 3 progressive patients at the 17th month, and radiation-induced radionecrosis was detected in the other 2 patients at the 9th and 11th months. There were no procedure-related complications resulting in mortality.
TARTIŞMA ve SONUÇ: In cavernoma patients with a high risk for surgical intervention and/or patients with high risk for bleeding, SRS is an effective and alternative treatment to surgery.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to present our treatment results of patients with intracranial Cavernoma who treated with Stereotactic Radiosurgery (SRS) by using CyberKnife
METHODS: Between April 2010 and December 2017, the data of 19 patients treated with SRS in our clinic with the diagnosis of Cavernoma were evaluated retrospectively.
RESULTS: The median follow-up time was 82 (range; 9-100 months) months. SRS was performed in median one fraction (range, 1-3) and according to the size of the lesion the prescription dose was ranged from 12 to 21 Gy (median, 15 Gy). During the post-SRS follow-up period, 6 of the 10 patients with headache had a complete response, 3 patients had a partial response and 1 patient had no response. 3 of the 4 patients with seizure had a partial response and 1 patient had a stable response in seizure frequency. 1 of the 2 patients with vision problem had a complete response and 1 had no change. 1 of the 3 patients with hemi paresthesia had a complete response and 2 had no change. Radiological evaluations in post-SRS follow-up revealed complete response in 4 patients, partial response in 3 patients, stable disease in 9 patients, and progression in 3 patients. Rebleeding was detected in 1 (5.3%) of 3 progressive patients at 17th months and radiation-induced radionecrosis was detected in other 2 patients at 9th and 11th months. There were no procedure-related complications resulting in mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In cavernoma patients with high risk for surgical intervention and/or especially in patients with high risk for bleeding, SRS is an effective and alternative treatment to surgery.

CASE REPORT
15.Can Burn Injury Cause Thrombotic Thrombocytopenic Purpura?
Mehmet Akif Öztürk, Nisa Babacanlar, Cafer Akkoz, Ali Özdemir
doi: 10.14744/scie.2019.74046  Pages 175 - 177
Trombotik trombositopenik purpura (TTP), mikroanjiyopatik hemolitik anemi, üremi, trombositopeni, nörolojik semptomlar ve ateşin pentadı ile kendini gösteren bir hastalıktır. TTP erken tanı ve uygun değerlendirme yapılmadığında ölümcül olabilen acil bir durumdur. TTP ilk olarak 1924’te Moschcowitz tarafından tanımlanmıştır. TTP, von Willebrand faktörü-parçalayan metaloproteaz, ADAMTS13’ün edinilmiş veya doğuştan eksikliği ile ilişkilidir. Acil bir tedavi modalitesi olan plazma değişimi, TTP’de etkilidir. Birçok hastalık veya ilaç tarafından bu hastalık tetiklenebilir. Burada yanık sonrası gelişen TTP tanısı ile takip edilen 35 yaşında bir erkek hastayı sunuyoruz. Bu olguda, TTP’nin yanık ile tetiklendiğini düşünüyoruz. Yanık sonrası TTP gelişiminin altında yatan mekanizma bilinmemektedir. Klinisyenler, yanık kazalarından sonra nörolojik semptomlara ve trombositopenilere dikkat etmeli ve bu hayati tehlike arz eden durumlarda dikkatli olmalıdırlar.
Thrombotic thrombocytopenic purpura (TTP) is characterized by the pentad of microangiopathic hemolytic anemia, uremia, thrombocytopenia, neurological symptoms, and fever. It can be a fatal emergency if early diagnosis and appropriate evaluation are not performed. TTP is associated with an acquired or congenital deficiency of the von Willebrand factor-cleaving metalloprotease, ADAMTS13. It can be triggered by many diseases or drugs. Plasma exchange, which is an urgent treatment modality, can be effective in cases of TTP. Presently described is the case of a 35-year-old man with a diagnosis of TTP that developed after a burn injury. The underlying mechanism of TTP development after a burn is still unknown. Clinicians should pay attention to neurological symptoms and thrombocytopenia after burn accidents and must be alert to this life-threatening situation.

16.Use of Intermittent Bolus Erector Spinae Plane (ESP) Block for Analgesia in Open Cholecystectomy: A Case Report
Peter Merjavy
doi: 10.14744/scie.2019.82621  Pages 178 - 180
Son zamanlarda çoğu laparoskopik olmak üzere çeşitli göğüs ve karın cerrahisi sonrası analjezi için ultrason kılavuzluğunda bolus dozla erektör spina plan bloğu (ESP) tanımlanmıştır. Bazı yazarlar ESP bloğunun hem viseral hem de somatik ağrıda etkisi olduğunu düşündürmektedir. Biz açık kolesistektomi (AK) cerrahisinde kateter yoluyla aralıklarla verilen bolus dozlarla sürekli ESP bloğunun başarılı uygulamasını tanımlamaktayız. Hastamıza laparoskopik kolesistektomi planlanmışken beklenmedik şekilde açık kolesistektomiye geçilmiştir. Sürekli ESP bloğu cerrahi sonrası 98 saat boyunca iyi bir analjezi sağlamıştır. Bilgilerimize göre AC için aralıklı bolus dozlarla sağlanan sürekli ESP bloğuna ilişkin ilk olgu raporudur.
The ultrasound-guided erector spinae plane (ESP) block has been recently described for postoperative analgesia after various thoracic and abdominal surgeries, mostly laparoscopic. Some authors suggest that the ESP block has an effect on both visceral and somatic pain. We describe the successful use of continuous ESP block using intermittent boluses via catheter in open cholecystectomy (OC). Our patient was scheduled for laparoscopic cholecystectomy, which unexpectedly led to open procedure. Continuous ESP block provided good analgesia for 96 h after surgery. To our knowledge, this is the first case report of the use of continuous ESP block using intermittent boluses for OC.

17.An Extraordinary Cause in the Etiology of Recurrent Massive Hemoptysis: Hughes–Stovin Syndrome
Onur Derdiyok, Hakan Yılmaz, Serdar Evman, Volkan Baysungur
doi: 10.14744/scie.2019.47550  Pages 181 - 183
Hughes-Stovin sendromu, çok sayıda pulmoner ve/veya bronşiyal arter anevrizması bulunan derin ven trombozu ile kendini gösteren son derece nadir bir otoimmün klinik hastalıktır. Bu sendrom, Behçet hastalığını sistemik anevrizmalarla gösterebilen önemli bir kardiyovasküler durumdur. Bu yazıda, sağ alt lob pulmoner arter anevrizmaları nedeniyle tekrarlayan hayatı tehdit eden hemoptizi atakları olan ve son olarak pulmoner rezeksiyon ile tedavi edilen 16 yaşında bir kadın olguyu sunuyoruz.
Hughes–Stovin syndrome is an extremely rare autoimmune clinical disorder that is characterized by deep vein thrombosis with multiple pulmonary and/or bronchial arterial aneurysms. This syndrome is an important cardiovascular status that may manifest Behçet’s disease with systemic aneurysms. Here, we present the case of a 16-year-old female patient who suffered from recurrent life-threatening hemoptysis episodes due to right lower lobe pulmonary artery aneurysms and was finally treated with pulmonary resection.

18.Fetal Neuroblastoma: Prenatal Ultrasonography and Magnetic Resonance Imaging Findings
Serdar Aslan, Mesut Ozturk, Meltem Ceyhan Bilgici, Dilek Saglam, Handan Celik, Ayhan Dagdemir
doi: 10.14744/scie.2019.18189  Pages 184 - 186
Nöroblastom embriyonik sinir hücresi kaynaklı neonatal dönemin ikinci en sık görülen tümörüdür. Fetal tümörlerin %20’sini oluşturur ve rutin ultrasonografilerde (US) tesadüfen saptanır. US ile tanıda güçlük yaşanması durumunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG), US’yi tamamlayıcı rol oynamaktadır. Kötü prognostik faktörlerin olmadığı durumda prenatal ve neonatal dönemde tedavi önerilmez, görüntülemeler ile takip yeterli olmaktadır. Biz bu olgu sunumunda sol fetal adrenal bezde gebeliğin 25. haftasında saptanan fetal nöroblastomun US ve MRG bulgularını sunduk.
Neuroblastomas are the second most common type of neonatal tumor originating from embryonic nerve cells. It constitutes 20% of all fetal tumors and is incidentally detected on routine ultrasonography (US). Magnetic resonance imaging (MRI) plays a complementary role to US when diagnosis is difficult. In the absence of poor prognostic factors, treatment is not recommended during the prenatal and neonatal periods, and follow-up imaging is considered sufficient. In this case report, we present the US and MRI findings of a fetal neuroblastoma detected in the 25th week of pregnancy in the left fetal adrenal gland.

19.Subcutaneous Emphysema: An Unusual Complication Following External Dacryocystorhinostomy
Özlen Rodop Özgür, Seyhan Kocabaş, Ümit Çallı
doi: 10.14744/scie.2019.29591  Pages 187 - 189
Başarılı bir eksternal dakriyosistorinostomi (DSR) cerrahisi sonrası göz çevresinde gelişen cilt altı amfizemi olgusu sunulmuştur. Öyküsünde kuvvetli hapşırma ve sümkürme sonrası göz kapaklarının ani şiştiğini ifade eden hastanın muayenesinde göz çevresi ileri derecede şiş ve hiperemikti. Palpasyonla krepitasyon mevcuttu. Bu bulgular ile cilt altı amfizemi tanısı konuldu. DSR sonrası cilt altı amfizemi ve hatta orbital amfizem nadir de olsa gelişebilecek bir komplikasyondur. Sadece cilt altı amfizemi olguları takip ile kendiliğinden kısa sürede gerilemektir.
A periorbital subcutaneous emphysema that developed after a successful external dacryocystorhinostomy (DSR) has been presented. The patient gave a history of sudden swelling of bilateral eyelids after a forceful sneeze and blowing of the nose. Physical examination showed periorbital edema and hyperemia; palpation of the swollen region revealed crepitation. These signs and symptoms suggested subcutaneous emphysema. Subcutaneous or orbital emphysema occurring after DSR is a rare complication. Pure subcutaneuos emphysema recovers spontaneously in a short period.

LookUs & Online Makale