ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404
SOUTHERN CLINICS OF ISTANBUL EURASIA - SCIE: 31 (4)
Volume: 31  Issue: 4 - 2020
RESEARCH ARTICLE
1.Can Surfactant Be Used in Treatment of Rhinitis Medicamentosa? An Experimental Animal Study
Melis Demirağ Evman, Hakan Avcı, Kayhan Başak, Murat Sarı
doi: 10.14744/scie.2020.66934  Pages 309 - 313
GİRİŞ ve AMAÇ: Rinit medikamentoza (RM), çoğunlukla topikal dekonjestanların uzun süreli, aşırı ve yanlış kullanımı ile ilişkili, alerjik olmayan bir rinit şeklidir. Günümüzde bilinen tek etkin tedavi yöntemi nazal steroidlerdir. Çalışmamızda, RM’de ortaya çıkan mukozal değişikliklerin sürfaktan tatbiki ile geri dönüşümünü sağlamayı amaçladık. Ayrıca, sürfaktanın etkinliğini karşılaştırmak amacıyla farklı gruplara farklı moleküller de uygulandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuz sıçan beş gruba ayrıldı. Tüm gruplar 30 gün boyunca %0.05 topikal oksimetazolin ile tedavi edildi. Silya kaybı, konjesyon, ödem, goblet hücre artışı ve mukus bezlerindeki artış, skuamöz metaplazi ve kronik enflamatuvar hücre infiltrasyonu ana parametreler olarak belirlendi. Beşinci gruptaki sıçanlar RM ile uyumlu mukozal değişikliklerin varlığını kanıtlamak amacıyla sakrifiye edildi. Histopatolojik inceleme döneminde (15 gün), kalan gruplara oksimetazolin uygulanmaya devam edildi. Tedavi yöntemleri Grup 1’de salin yıkaması (%0.09 NaCl), Grup 2’de mometazon furoat monohidrat 50 μg %0.05, Grup 3’te sürfaktan yıkama çözeltisi 1 damla/100 cc ve Grup 4’te mometazon furoat monohidrat ile intranazal sürfaktan birlikte 15 gün boyunca uygulandı. Altmışıncı günün sonunda tüm sıçanlar dekapite edilerek histopatolojik değerlendirme için patolojiye gönderildi.
BULGULAR: Salin ve mometazon furoat ile tedavi edilen gruplarda nazal mukozal konjesyonda anlamlı gerileme izlendi (p=0.005). Silya kaybı regresyonu değerlendirilmesinde, gruplar arasında anlamlı bir fark görülmedi; ancak beklenmedik şekilde salin grubunda %83 oranında gerileme görüldü. Ödemin tedavisi için sürfaktan/mometazon furoat kombinasyon tedavisinin anlamlı derecede etkisiz olduğu bulundu (p=0.013). Kronik enflamatuvar hücre infiltrasyonu açısından gruplar arasında istatistiksel fark bulunmadı (p=0.115). Tüm tedavi gruplarında rastlantısal olarak skuamöz metaplazi saptandı ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p=0.076).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sürfaktan veya sürfaktanın nazal steroid ile kombinasyonu, RM tedavisinde anlamlı etkinliğe sahip değildir.
INTRODUCTION: Rhinitis medicamentosa (RM) is a nonallergic form of rhinitis, mostly associated with prolonged, excessive, and improper use of topical decongestants. The only effective treatment for this is nasal steroids. This study aimed to reverse the mucosal changes in RM by the use of surfactant. Different molecules were applied to each group to compare surfactant’s effectiveness.
METHODS: Thirty rats were divided into five groups. All groups were treated with topical oxymetazoline 0.05% for 30 days. Loss of cilia, congestion, edema, goblet cell growth, and increase in mucous glands, squamous metaplasia, and chronic inflammatory cell infiltration were set as the main parameters. Rats in group 5 were sacrificed; all proved the presence of mucosal changes in compliance with RM. All groups were continued to be treated with oxymetazoline even during the histopathological examination period of 15 days. Treatment modalities of each group for 15 days were as follows: saline wash (0.09% NaCl) in group 1, mometasone furoate monohydrate 50 μg 0.05% in group 2, surfactant wash solution 1 drop/100 cc in group 3, and intranasal surfactant solution with mometasone furoate monohydrate 0.05% in group 4. All rats were decapitated and sent for histopathological evaluation at the end of day 60.
RESULTS: A significant regression in the nasal mucosal congestion was found in groups treated with saline and mometasone furoate (p=0.005). No significant difference was found between groups when evaluating for regression of loss of cilia but unpredictably was seen in saline group by 83%. Surfactant/mometasone furoate combination therapy was found to be significantly ineffective for treatment of edema (p=0.013). No statistical difference was found between the groups in terms of chronic inflammatory cell infiltration (p=0.115). Squamous metaplasia was observed in all treatment groups, and there was no statistically significant difference between the groups (p=0.076).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Surfactant or its combination with nasal steroid is not significantly effective in the treatment of RM.

CLINICAL AND EXPERIMENTAL RESEARCH
2.The Effect of Capsaicin on the Viability and Angiogenesis of Random-Pattern Skin Flaps
Mehmet Ersin Gönüllü, Çağla Çiçek, Emre Güvercin, Gaye Filinte, Deniz Filinte
doi: 10.14744/scie.2020.77699  Pages 314 - 318
Amaç: Random paternli cilt flepleri sıklıkla plastik cerrahi pratiğinde ilk tercih edilen fleplerdir, ancak flebin angiogenezi sırasında distal kısmında meydana gelen nekroz ek cerrahilere ihtiyaç duyulmasına sebep olur. Tedavinin uzaması iş gücü, zaman ve moral açısından maliyetlidir. Random paternli cilt fleplerinin yaşayabilirliğinin arttırılması için birçok ilaç araştırılmıştır ve bunların etkileri ile ilgili her ne kadar tatmin edici sonuçlar elde edilmiş olsa da; bu ilaçların sistemik kullanımına ve yüksek maliyetine bağlı potansiyel yan etkiler klinik kullanımlarını kısıtlamıştır. Bu çalışmada, random paternli cilt fleplerinin yaşayabilirliğinin arttırılması için kapsaisinin etkisi çalışılmıştır.

Gereç ve Yöntem: 60 adet, 180-230 gr ağırlığındaki erkek Wistar Albino sıçan sırtında (deney grubu: n=30; kontrol grubu: n=30) random paternli McFarlane cilt flepleri oluşturuldu ve ardından yerine iade edildi. Deney grubundaki fleplere 7 gün süreyle postoperatif dönemden başlayarak ve topikal olarak günde 2 kez kapsaisin %0,1 krem uygulandı. Fleplerdeki nekroz oranı Sasaki’nin ‘papertemplate’ yöntemi ile değerlendirildi.

Bulgular: Deney grubundaki fleplerin nekrotik kısmının total flebe oranı %22.9 ± %8.94 iken kontrol grubunda %36.8 ± %10.05 olarak tespit edildi. Polimorfonükleer lökosit infiltrasyonu, kapiller proliferasyon, lenfosit oranı ve diğer parametrelerin analizi; deney grubunda kapsaisin krem uygulanmasının flep yaşayabilirliğine pozitif etkisi olduğunu göstermiştir.

Sonuç: Deney grubunda flep distalinde önemli ölçüde daha az nekroz gözlendi. Elde edilen sonuçlara göre %0.1’lik kapsaisin kremin topikal uygulanması ile random paternli cilt fleplerinde flep yaşayabilirliğinin arttığı tespit edildi. Ancak bireyler arasında, türler arasında ve aynı bireyde uygulanan bölgeler arası oluşan farklılıklar, klinik kullanım için daha geniş çalışmaların yapılması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Objective: Random flaps are often the first choice of technique in plastic surgery, however, necrosis developing in the distal portion of the flap during angiogenesis may necessitate additional surgery. Prolonged treatment is expensive in terms of labor, time, and morale. Several drugs have been investigated as a means of improving the viability of random flaps, and while satisfactory results have been reported, potential side effects due to systemic use and high costs have prevented widespread clinical use. This study examined capsaicin as a resource for improved viability and angiogenesis in random flaps.

Methods: Random-pattern, dorsal, McFarlane skin flaps were created in 60 male Wistar albino rats weighing 180–230 g (experimental group: n=30; control group: n=30) and sutured back into place. Capsaicin 0.1% cream was applied on the flap postoperatively and topically twice daily for 7 days in the experimental group. The necrosis rate was calculated using Sasaki’s paper template method.

Results: The ratio of the necrotic portion of the flap to the total flap was 22.9±8.94% in the experimental group and 36.8±10.05% in the control group. Analysis of polymorphonuclear leukocyte infiltration, lymphocyte ratio, capillary proliferation, and other parameters indicated that the application of capsaicin cream had a positive effect on flap viability in some zones in the experimental group.

Conclusion: Significantly less necrosis was seen in the experimental group. The results suggest that capsaicin 0.1% cream may increase the viability of random pattern skin flaps. However, differences in transdermal application characteristics between species, between individuals, and even between regions in a single individual demonstrate the need for additional studies.

3.Protective Effects of Alpha-Lipoic Acid on Cerebral Vasospasm in Rats
Hasan Ocak, Evren Aydoğmus, Burak Bahadır, Murat Kalaycı, Emrah Keski&775;n, Bektaş Açıkgöz
doi: 10.14744/scie.2020.28863  Pages 319 - 323
Amaç: Alfa lipoik asidin serebral vazospazm üzerindeki koruyucu etkilerini subaraknoid kanama ile deneysel bir sıçan modeli oluşturarak ve bu veriler üzerinde biyokimyasal, patolojik ve histomorfometrik analiz yaparak inceledik.

Gereç ve Yöntem: Toplam 28 Albino Wistar sıçanı rastgele dört gruba (her biri n=7) aşağıdaki şekilde gruplandırıldı: Grup (G) 1, deneysel müdahale yok; Subaraknoid kanamaya maruz kalan G2; Subaraknoid kanamaya maruz kalan ve fizyolojik salin (100 mg/kg) uygulanan G3; ve G4, subaraknoid kanamaya tabi tutulmuş ve alfa lipoik asit (100 mg/kg) ile uygulanan.

Bulgular: İlaç grupları (G3 ve G4) arasında lipit peroksidasyonunun son ürünü olan malondialdehit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenmedi. Ayrıca, ilaç grupları (G3 ve G4) arasında endojen bir antioksidan enzim olan paraoksonaz düzeylerinde istatistiksel bir artış olmamıştır. Baziler arter ince kesitlerinin morfolojik incelemesinde, subaraknoid kanama gruplarında (G2 ve G3) şiddetli luminal daralma ve damar duvarı kalınlaşması gözlendi. Alfa lipoik asit uygulanan grupta (G4) damar duvarı kalınlığı ölçümleri, diğer subaraknoid kanama gruplarına (G2 ve G3) kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermemiştir; bununla birlikte G4, G3’ten daha büyük lümen çaplarına sahipti.

Sonuç: Bu bulgular alfa lipoik asidin malondialdehitle ilişkili lipit peroksidasyonu ve paraoksonaz aktivitesi üzerinde bir etkisi olmadığını; ancak subaraknoid kanamayı takiben serebral vazospazm tedavisinde baziler arter lümen çapları üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir.
Objective: This study is an examination of the protective effects of alpha-lipoic acid (ALA) on cerebral vasospasm in an experimental rat model with subarachnoid hemorrhage (SAH) using biochemical, pathological, and histomorphometric analyses.

Methods: A total of 28 albino Wistar rats were randomly categorized into 4 groups (n=7 each): Group (G)1, no experimental intervention; G2, subjected to SAH; G3, subjected to SAH and given physiological saline (100 mg/kg); and G4, subjected to SAH and treated with ALA (100mg/kg).

Results: No statistically significant decrease in malondialdehyde level, the end product of lipid peroxidation, was observed among the drug groups (G3 and G4). Furthermore, there was no statistical increase in paraoxonase level, an endogenous antioxidant enzyme, among the drug groups (G3 and G4). Thin sections of the basilar artery were morphologically examined, and severe luminal narrowing and vessel wall thickening were observed in the SAH groups (G2 and G3). In the ALA group (G4), vessel wall thickness measurements revealed no statistically significant difference compared with the other SAH groups (G2 and G3); however, G4 rats were found to have larger luminal diameters than those in G3.

Conclusion: These findings suggest that ALA had no effect on malondialdehyde-associated lipid peroxidation and paraoxonase activity; however, it had a favorable effect on basilar artery luminal diameter in the treatment of cerebral vasospasm following SAH.

RESEARCH ARTICLE
4.Is Body Mass Index A Risk Factor in the Clinical Course of Patients with Coronavirus Disease 2019 Pneumonia?
Demet Turan, Elif Tanrıverdi, Mustafa Çörtük, Binnaz Zeynep Yıldırım, Efsun Gonca Uğur Chousein, Halit Çınarka, Mehmet Akif Özgul, Erdoğan Çetinkaya
doi: 10.14744/scie.2020.29974  Pages 324 - 328
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 pandemisi Çin’den başlayarak hızla tüm dünyaya yayılmış ve asemptomatik formdan solunum yetersizliği ve mortaliteye kadar giden geniş bir yelpazede klinik seyir göstererek pek çok ülkede sağlık sisteminde önemli derecede zorlanmalara neden olmuştur. COVID-19 dışı enfeksiyonlara benzer olarak, yaş ve komorbiditeler gibi obezite de hastalığın klinik seyrini etkileyebilir. Çalışmamızda COVID-19 pnömonisi ile takip edilen hastalarımızda kilolu olmanın ve obezitenin, hastalığın klinik seyri ve mortalite üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 11 Mart–30 Nisan 2020 tarihleri arasında COVID-19 enfeksiyonlu hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastaların elektronik ve yazılı dosyalarından yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, vücut kitle indeksleri (VKİ), noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) ve invaziv mekanik ventilasyon (İMV) ihtiyaçları ve mortalite durumları kaydedildi. O2 ihtiyaçları, NIMV, IMV ihtiyaçlarına göre ağır ve hafif klinik seyirli iki gruba ayrıldı. Hastalar BMI ≥25 kg/m2 ve ≥30 kg/m2 olarak iki gruba ayrılarak hastalığın seyri değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 125 olgunun 82’si (%65.6) erkek ve yaş ortalaması 51.77±4.99 idi. VKİ ortalaması 27.76±4.76 kg/m2 idi. Ağır ve hafif seyirli hastaların VKİ ortalaması arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla, 28.8±5.36 ve 26.9±4.10) (p=0.028). Ağır seyirli olguların %43.4’ünün VKİ ≥30 kg/m2 iken hafif klinik seyirli olguların %20.8’i VKİ ≥30 kg/m2 idi ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.007). Altmış beş yaşının üzerinde ve VKİ ≥25 kg/m2 olan 17 hastanın %70.6’sı ağır klinik seyir göstermişti (p=0.021). NIMV ihtiyacı olan hastaların %59.1’inin VKİ ≥25 kg/m2, %31.8’inin VKİ ≥30 kg/m2 dir. İMV ihtiyacı olan hastaların %66.7’inin VKİ ≥25 kg/m2, %37.5’inin VKİ ≥30 kg/m2 dir. VKİ ile NIMV ve İMV ihtiyacı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Hastaların %14.8’i hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden ve yaşayan olguların VKİ’leri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.768).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu kohort çalışması, aşırı kilo ve obezitenin hastalık şiddetini değerlendirmede ve tahminde önemli bir faktör olduğunu ve özellikle VKI ≥30 kg/m2 olan hastaların takiplerinde dikkatli olunması gerektiğini göstermiştir
INTRODUCTION: Coronavirus disease 2019 (COVID-19)-related infections emerging from China that spread worldwide show a wide range of clinical courses from asymptomatic presentation to respiratory failure and even death. Similar to non-COVID-19 infections, obesity, age, and comorbidities can also affect the clinical course of the disease. This study aimed to investigate the effect of obesity on the clinical course and mortality of patients hospitalized with COVID-19 pneumonia.
METHODS: Between March 11 and April 30, 2020, patients hospitalized with COVID-19 pneumonia were retrospectively analyzed. Patients were classified as having severe and mild disease based on oxygen, non-invasive mechanical ventilation (NIMV), and invasive (IMV) mechanical ventilation requirements. Two groups were evaluated based on body mass index (BMI) of ≥25 and ≥30 kg/m2.
RESULTS: Of the 125 patients, 82 (65.6%) were men, and their mean age was 51.77±4.99 years. Their mean BMI was 27.76±4.76 kg/m2. The difference of the mean BMI between the patients with severe and mild disease was statistically significant (28.8±5.36 and 26.9±4.10, respectively) (p=0.028). BMI of ≥25 and ≥30 kg/m2 were noted in 43.4% and 20.8% of patients with severe and mild disease, respectively, which was statistically significant (p=0.007). Moreover, 70.6% of 17 patients older than 65 years with BMI of ≥25 kg/m2 had a severe clinical course (p=0.021). Among patients requiring NIMV, 59.1% and 31.8% had a BMI of ≥25 and 30 kg/m2, respectively. Among patients requiring IMV, 66.7% and 37.5% had a BMI of ≥25 and 30 kg/m2, respectively. No statistically significant difference was found between BMI and NIMV and IMV need. Death occurred in 14.8% of the patients. No statistically significant difference was found between the BMI of those who died and survived (p=0.768).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Bu kohort çalışması, aşırı kilo ve obezitenin hastalık şiddetini değerlendirmede ve tahminde önemli bir faktör olduğunu ve özellikle VKİ ≥30 kg/m2 olan hastaların takiplerinde dikkatli olunması gerektiğini göstermiştir.

5.Frequency of Microvascular Complications in the Early Phase of Diabetes Mellitus Type 2 with Albuminuria
Ismana Surkovic, Ismet Suljevic, Antonija Filipovic, Maida Turan, Omer Suljevic
doi: 10.14744/scie.2020.49368  Pages 329 - 334
INTRODUCTION: Diabetes Mellitus Type 2 (DM2) is characterized by varying degrees of insulin resistance, impaired insulin secretion, and increased glucose production. Some people with DM2 have more complications such as nephropathy, retinopathy, and neuropathy. The earliest stage of renal impairment occurs with prolonged microalbuminuria. This study aimed to determine the incidence of the most common microvascular complications in DM2 patients.
METHODS: We retrospectively evaluated the data of 126 patients who had undergone treatment in 2014. It includes anamnesis, laboratory, and physical examination data from the patient histories. All patients with early stage DM2 were separated into two groups based on the presence of albuminuria: Group I - macroalbuminuria and Group II - microalbuminuria (<300 mg). Analysis and statistical processing of the collected data were performed to evaluate microvascular complications and determine the incidence of albuminuria in the studied population.
RESULTS: The prevalence of macroalbuminuria was 60.3% (76 patients). In both groups, as in the total sample, the frequency of women was higher (57.9%). The prevalence of macroalbuminuria was strongly influenced by age (≥65 years) of the patients (72.4%, average age = 69.8±11.1 years). Microalbuminuria has been proven to be an extremely significant marker for development of microvascular complications in DM2 (retinopathy 39.5%, neuropathy 52.6%, and nephropathy 54%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early diagnosis of microvascular complications and an adequate therapeutic approach is needed to prevent disability. Therefore, it is important to introduce the screening for the presence of microalbuminuria in practice, which will identify patients at increased risk of developing microvascular complications.

6.Transnasal Sphenopalatine Ganglion Block For Treatment of Post-Dural Puncture Headache in Obstetric Population
Mehmet Yılmaz, Vildan Kılıç Yılmaz, Ayşe Zeynep Turan, Ünal Türkay, Hasan Terzi, Yunus Gürkan Türker, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2020.39358  Pages 335 - 339
GİRİŞ ve AMAÇ: Post-dural ponksiyon baş ağrısı (PDPH) ağrı kontrolü zorlayıcı olabilir. PDPH tedavisinde epidural kan yaması (EBP) önerilir. EBP kanama, enfeksiyon ve norolojik istenmeyen etkileri olan girişimsel bir prosedürdür. Bu çalışmada destekleyici PDPH tedavisine eklenen transnazal sfenopalatin gangliyon bloğunun (SPGB) etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Spinal anestezi altında sezaryen operasyonu geçiren ve PDPH gelişen gebe kadınlar ileriye yönelik randomize olarak çalışmaya dahil edildi. Hastalar rastgele, destekleyici tedavi alan (n=10) ve destekleyici tedaviye SPGB eklenenler (n=10) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların PDPH şiddeti Visual analog scale (VAS) ile değerlendirildi. VAS değerleri başvuru sırasında (T1), tedaviden sonraki dördüncü (T2), on ikinci (T3) ve yirmi dördüncü saatte (T4) kayıt altına alındı.
BULGULAR: İki grup arasında yaş, boy, kilo ve vücut kitle indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Ayrıca başvuru sırasındaki, 12. ve 24. saatteki VAS değerleri iki grup arasında benzer bulundu. Ancak destek tedavisine SPGB eklenen grupta dördüncü saatteki VAS değeri anlamlı olarak düşük bulundu (p=0.002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak tek taraflı SPGB, PDPH akut tedavisinde hızlı, etkili ve güvenli bir yöntem olarak kullanılmıştır. İleri çalışmalara gereksinim olmakla beraber PDPH tedavisinde ilk tedavi seçeneği olarak kullanılabileceği kanısına varılmıştır.
INTRODUCTION: Pain control for a post-dural puncture headache (PDPH) can be challenging. Epidural blood patching (EBP) is recommended; however, EBP is an interventional procedure with the risk of bleeding, infection, and adverse neurological effects. The aim of this study was to evaluate the effects of a transnasal sphenopalatine ganglion block (SPGB) as supportive PDPH treatment.
METHODS: Pregnant women undergoing a cesarean section under spinal anesthesia who developed PDPH were included in this prospective randomized study. The enrolled subjects were randomly assigned to 2 groups: a medical treatment group (n=10) and a group that would receive medical treatment with the addition of SPGB (n=10). Visual analog scale (VAS) scores were recorded at the time of admission, and at 4, 12, and 24 hours after treatment.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the 2 groups in terms of age, height, weight, or body mass index. The mean VAS values at the baseline, 12th hour, and 24th hour were similar between the groups. However, the mean VAS score at the fourth hour was significantly lower in the block group (p=0.002).
DISCUSSION AND CONCLUSION: A unilateral SPGB is a rapid and effective method to treat PDPH. However, the safety of this technique requires further research due to complications encountered, including a seizure.

7.The Effect of Formalin Solution On Surgical Margin Distance and Tumor Size in Colonspecimens Resected Because of Sigmoid Colon Cancer
Hüseyin Çiyiltepe, Ebubekir Gündeş, Durmuş Ali Çetin, Ulaş Aday, Serkan Senger, Selçuk Gülmez, Erdal Polat, Kayhan Başak
doi: 10.14744/scie.2020.17363  Pages 340 - 344
GİRİŞ ve AMAÇ: Formalin fiksasyonu, farklı dokularda rezeksiyon materyallerinin boyutunda %57’ye kadar azalmaya neden olur. Bu çalışmanın amacı, sigmoid kolon tümörü nedeniyle anterior rezeksiyon yapılan hastalarda formalin fiksasyonunun rezeke edilen kolon dokusunun boyuna, cerrahi sınır uzaklığına ve tümör boyutuna olan etkilerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu ileriye yönelik çalışma, Ocak ve Aralık 2016 tarihleri arasında elektif rezeksiyon uygulanan 40 ardışık sigmoid kolon tümörü spesmeni ile yapıldı. Çalışmayı yürüten cerrah tarafından çıkarılan spesmen üzerinde ilk 15 dakikada kolonun toplam uzunluğu, tümörün boyutu ve proksimal ve distal cerrahi sınır mesafeleri ölçüldü. Daha sonra spesmen %10’luk formalin ile fikse edildi ve aynı ölçümler fiksasyon soonrasında araştırmayı yürüten patolog tarafından yapıldı.
BULGULAR: Yeni rezeke edilen materyaldeki ortalama toplam uzunluk, proksimal cerrahi sınır mesafesi, distal cerrahi sınır mesafesi ve tümörün boyutu sırasıyla 32.9 cm, 16.7 cm, 12.1 cm ve 4.8 cm idi. Postformalin fiksasyon değerleri sırasıyla 22.0 cm, 10.6 cm, 7.4 cm ve 4.2 cm idi (tüm değerler için p=0.00).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları, fiksasyonu takiben kolon materyalinin toplam boyutunda ortalama %34 küçülme olduğunu ortaya koymuştur. Final patoloji sonuçlarında cerrahi sınırlara beklenmedik yakınlığın olduğu durumlarda formalin fiksasyonunun küçülme üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır.
INTRODUCTION: Formalin fixation results in decrease in the size of resection materials up to 57% in different tissues. The objective of this study was to determine the effects of formalin fixation on the longitudinal size and tumor size of resected colon tissue because of a sigmoid colon tumor.
METHODS: This prospective study was conducted with 40 consecutive sigmoid colon tumor patients who underwent elective resection between January and December 2016. The surgeon conducting the study opened up the specimens within 15 minutes of resection, and the total length of the resected colon, size of the tumor, and proximal and distal surgical margin distances were then measured. The pathologist then recorded the measurements, without applying any stretch.
RESULTS: The mean total length, proximal surgical margin distance, distal surgical margin distance, and size of the tumor in the resected material were 32.9 cm, 16.7 cm, 12.1 cm, and 4.8 cm, respectively. Postformalin fixation values were 22.0 cm, 10.6 cm, 7.4 cm, and 4.2 cm, respectively, in the same order (p=0.00 for all).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the present study revealed 34% shrinkage in the total size of colon material following fixation. The effect of formalin fixation on shrinkage should be considered in cases where there is an unexpected proximity to surgical margins, as shown by the pathology results.

8.Can Development of Diabetic Foot be Predicted Using Aortic, Iliac and Femoral Bifurcation Angles? A Computed Tomography Angiography Study
Ömer Özçağlayan, Tuğba İlkem Kurtoğlu Özçağlayan
doi: 10.14744/scie.2020.39306  Pages 345 - 349
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı aort, iliak ve femoral arter açılarının diabetik ayaklı ve diabetik ayağı olmayan diabetik hastalarda farklı olup olmadığını ve bu açı farklılıkları ile diabetik ayak gelişiminin öngörülüp görülemeyeceğini bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) kılavuzluğunda belirlemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 61 diabetik ayaklı, 50 diabetik ayağı olmayan toplam 111 diabetes mellitus (DM) hastası dahil edildi. Bu hastaların çekilmiş BTA’larında ölçülen aort, sağ ve sol iliak ve sağ ve sol femoral bifurkasyon açıları ayrı ayrı olarak PACS sistemi üzerinden geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Kontrol grubu ile olgu grupları arasındaki değerler karşılaştırıldığında, aort bifurkasyon açısı (p=0.438); sağ (p=0.223) ve sol (p=0.459) iliak bifurkasyon açıları; sağ (p=0.080) ve sol (p=0.064) femur bifurkasyon açıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız Aort ve alt ekstremite bifurkasyon açıları diabetik ayağı olan ve olmayan diabetik hastalarda farklılık olmadığını göstermiş olup diabetik ayak gelişiminde DM’nin (DM) neden olduğu vasküler geometrideki bozulmanın majör bir etken olmadığını göstermiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine whether aortic, iliac, and femoral artery bifurcation angles were different in diabetic patients with and without diabetic foot, and whether angle differences assessed based on computed tomography angiography (CTA) imaging could predict the development of diabetic foot.
METHODS: A total of 111 patients with diabetes mellitus (DM) were included in the study: 61 with diabetic foot and 50 without diabetic foot. The aortic, right and left iliac, and right and left femoral bifurcation angles were measured using CTA images and evaluated retrospectively with the Sectra PACS system (Sectra Medical Systems GmbH, Koln, Germany).
RESULTS: When the values of the control and diabetic foot groups were compared, there was no statistically significant difference between the aortic bifurcation angle (p=0.438), right (p=0.223) and left (p=0.459) iliac bifurcation angles, or the right (p=0.080) and left (p=0.064) femur bifurcation angles.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results revealed no significant difference in the bifurcation angles of the aorta and lower extremity arteries in diabetic patients with and without diabetic foot, and suggested that the changes in vascular geometry caused by DM may not be a major factor in the development of diabetic foot.

9.Short-Term Results of Ahmed Glaucoma Valve Implantation in Refractory Glaucoma
Raziye Dönmez Gün, Şaban Şimşek
doi: 10.14744/scie.2020.06977  Pages 350 - 355
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız tedaviye dirençli glokom olgularında Ahmed glokom valv (AGV) implantasyonu kısa dönem sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2018–Mart 2019 tarihlerinde dirençli glokom tanısıyla AGV implantasyonu uygulanan 31 olgu geriye dönük incelendi. Görme keskinliği en az ışık hissi düzeyinde olan ve en az 6 aylık ameliyat sonrası takibi bulunan hastalar çalışmaya alındı. Olguların ameliyat öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK), göz içi basıncı (GİB) düzeyleri, topikal antiglokomatöz ilaç sayıları, santral kornea kalınlığı (SKK) değerleri kaydedildi. Ameliyat sonrası tüm komplikasyonlar ayrıntılı olarak not edildi.
BULGULAR: Ameliyat sonrası GİB’in ilaçsız 5–22 mmHg arasında olması tam başarı, ilaçla 5–22 mmHg arasında olması kısmi başarı, ilaca rağmen >22 mmHg olması ise başarısızlık olarak kabul edildi. Tam başarı ve kısmi başarının toplamı toplam cerrahi başarı olarak tanımlandı. Ortalama takip süresi 12.94±4.98 aydı. Ameliyat öncesi 40.84±8.27 mmHg olan ortalama GİB düzeyleri ameliyat sonrası son muayenede 13.84±2.95 mmHg’ya; ameliyat öncesi ortalama 3.68±0.54 olan antiglokomatöz ilaç sayısı ameliyat sonrası son muayenede 1.10±1.35’e düştü. Ameliyat öncesi ve sonrası SKK ve EİDGK’de anlamlı değişme saptanmadı (p>0.05). Olguların %22.6’sında (n=7) komplikasyon görüldü. En sık (n=3) rastlanılan komplikasyon AGV plate bölgesinde enkapsüle kist gelişimi oldu. Olguların %45.2’sinde (n=14) tam, %54.8’inde (n=17) kısmi olmak üzere toplam %100 (n=31) cerrahi başarı elde edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dirençli glokom olgularında ameliyat öncesi ortalama GİB düzeyleri oldukça yüksek olsa da, kısa dönemde, AGV implantasyonu GİB’yi düşürmede etkili bir cerrahidir. Uzun süreli takiplerle, AGV implantasyonunun GİB’yi düşürmedeki sürdürülebilir etkisini göstermek mümkün olacaktır.
INTRODUCTION: To evaluate the short term outcomes of Ahmed glaucoma valve (AGV) implantation in refractory glaucoma.
METHODS: A total of 31 cases who had undergone AGV implantation between January 2018 and March 2019 for refractory glaucoma were retrospectively evaluated. The patients, with a visual acuity of at least light perception, had postoperative follow-up records of at least 6 months were included in the study. Preoperative and postoperative best corrected visual acuity (BCVA), intraocular pressure (IOP), number of topical antiglaucoma medications and central corneal thickness (CCT) were recorded. Any postoperative complications were noted.
RESULTS: The surgical outcome was graded as complete success for IOP between 5-22 mmHg without antiglaucomatous medication; qualified success for IOP between 5-22 mmHg with antiglaucomatous medication; and failure for IOP >22 mmHg despite medication. The sum of the complete success and qualified success groups was defined as total success. The mean follow-up time was 12.94±4.98 months. The preoperative mean IOP levels and topical antiglaucoma medication numbers decreased from 40.84±8.27 mmHg to 13.84±2.95 mmHg and 3.68±0.54 to 1.10±1.35 respectively at the final postoperative examination. There were no significant differences between preoperative and postoperative CCT and BCVA levels (p>0.05). The most common (n=3) complication was encapsulated cyst formation in the AGV plate region. The complete, qualified and total success rates were 45.2% (n=14), 54.8% (n=17) and 100% (n=31), respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the mean preoperative IOP levels are quite high in refractory glaucoma cases, in short term, AGV implantation is an effective surgery for lowering IOP. With longer follow-ups, it will be possible to show the sustainable impact of AGV implantation on lowering IOP.

10.Effectiveness of Stroke Training Provided to Istanbul Medical Staff
Semih Korkut, Yaşar Sertbaş, Elif Arslan, Selma Dağcı, Kenan Ahmet Türkdoğan
doi: 10.14744/scie.2020.83723  Pages 356 - 361
GİRİŞ ve AMAÇ: İnme, zamana bağlı tedavisi ile morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir. Tedavinin önündeki en büyük engel, hastane öncesi ulaşım gecikmeleri, doku plazminojen aktivatörü (IV-tPA) ve mekanik trombektomi (MT) ile tedavide tereddüt etmektir. İstanbul’da bu sorunları ve inme tedavisinin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için farklı eğitim faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda bu aktivitelerin tedavi sürecine yansımalarını göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, İstanbul’daki 2645 sağlık personeline inme tedavisi organize etmek amacıyla verilen eğitim programlarının etkinliğini görmek için geriye dönük olarak tasarlanmıştır. Çalışmamızda, eğitimlerin sonunda 2017–2018 yılları içindeki bir aylık periyotta nakil süreleri, inme tanısı için doğruluk oranları ve tedavi parametreleri arasındaki değişikliği inceledik
BULGULAR: Bu çalışmada, 1–31 Ekim 2017 (n=796) ve 1–31 Ekim 2018 (n=832) tarihleri arasında inmeden şüphelenilen ve ambulansla hastaneye nakledilen 1628 hastayı değerlendirdik. Hastane öncesi ulaşım sürelerinde minimal fakat anlamlı düşüşler vardı (p<0.05). İnme şüphesi ile hastaneye sevk edilen hastaların 2017 yılında %27’sinde akut inme tanısı konmasına rağmen, 2018’de bu rakam %36 idi (p<0.05). Akut inme hastalarına iv-tPA ve MT uygulamaları da 2018’de 2017’ye göre önemli ölçüde artmıştır (IV-tPA için %14’e karşı %26 p=0.003 ve MT için %6’ya karşı %13, p=0.034).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Analizlerimiz, inme tanısı konmasında, tPA kullanımında ve mekanik trombektomideki belirgin artışlar ile eğitim programlarının hedeflerine başarıyla ulaştıklarını göstermiştir.
INTRODUCTION: Stroke is one of the most common causes of morbidity and mortality in the world and therapy is time-sensitive. The biggest obstacles to optimal treatment are pre-hospital transport delays and hesitation to administer intravenous tissue plasminogen activator (iv-tPA) and perform a mechanical thrombectomy (MT). A number of educational sessions were held in Istanbul to address these problems. This study examined the effects of this training.
METHODS: This retrospective study was designed to analyze the effectiveness of stroke treatment training programs provided to 2645 medical personnel in Istanbul, Turkey. The transport time, accuracy rate of stroke diagnosis, and treatment parameters of a 1-month period in 2017 and the same month in 2018 after the training were evaluated.
RESULTS: In all, 1628 suspected stroke patients who were transported to a hospital by ambulance in October 2017 (n=796) and October 2018 (n=832) were included. There was a minimal but meaningful decrease in pre-hospital transportation time (p<0.05). In 2017, 27% of the patients who were transported to the hospital with the suspicion of stroke were ultimately diagnosed with acute stroke, while 36% were diagnosed with acute stroke in 2018 (p<0.05). Applications of iv-tPA and MT to acute stroke patients also significantly increased in 2018 (tPA: 14% vs 26%, p=0.003; MT: 6% vs 13%, p=0.034).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The analysis indicated that the educational programs targets were successful based on an increase in the diagnosis of stroke and use of iv-tPA and MT.

11.Effect of Exercise Activity and Food Consumption Behavior on the Success of Smoking Cessation Program
İlim Irmak, Ümran Sertçelik, Ceren Değirmenci, Emine Keleş, Aslı Öncel, Ebru Çelebioğlu
doi: 10.14744/scie.2020.88155  Pages 362 - 369
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara isteği ile başa çıkmada davranışsal stratejiler arzu seviyesini bastırır ve sigarasız süreyi uzatır. Davranışsal stratejilerinden yeme içme tercihleri ve egzersiz aktivitelerinin başaçıkabilme ve sigara bırakma tedavisi başarısındaki rolü dikkat çekmektedir. Çalışmamızda sigara bırakma programı kapsamında tedavi alan hastalarda sigara içme isteği ile başa çıkabilmek için uygulanan davranışların hedonik gıda ve egzersiz özelliklerine göre değerlendirilmesi ve tedavi başarısına etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geriye dönük kohort çalışmamızda merkezimiz sigara bıraktırma programı kapsamında takip edilmiş 119 hastanın demografileri, sigara bıraktırma tedavi özellikleri, bağımlılık düzeyleri, tedavi sonuçları, takip sürecinde sigara isteği halinde tercih edilen gıda ve aktiviteleri kaydedildi. Tedavi başarılı olan ve olmayan grupların verileri karşılaştırılarak incelendi.
BULGULAR: Tedavi sürecinde ilk bir ay içerisinde sigarayı bırakanlar ve kilo artışı olanlar tedavi başarılı grupta daha fazlaydı (sırasıyla, p<0.001 ve p<0.001). Tedavi başarısız grupta yüksek bağımlılık ve tedavi sürecinde relapse daha fazla saptandı (sırasıyla, p=0.04, p=0.001). Farmakolojik tedavilerden vareniklin ve nikotin sakızı kullanımı gruplara göre farklılık göstermemekteydi. Ancak nikotin bant kullanımı tedavi başarısız grupta daha fazla idi (p=0.046). Sigara içme isteği halinde uygulanan davranışsal stratejiler arasında hedonik diyet tercih edenlerin tedavi başarılı grupta fazla olduğu görülürken (p=0.04), non-hedonik diyet, egzersiz aktivite ve egzersiz yapmama aktivite tercih edenler her iki grupta da benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sigara bırakma tedavisi alan bireylerin sigara içme isteği halinde hedonik gıda tercih etmesi ve çoklu strateji uygulanması tedavi başarısı ile ilişkilidir. Egzersiz aktivite tedavi başarısı ile ilişkisizdi. Çalışma sonuçları, bireye uygun diyet stratejileri belirleme ve çoklu strateji planlaması ile sigara bırakmada tedavi başarı şansını arttıracağına dair ön kanıt sağlamaktadır.
INTRODUCTION: Food and beverage preferences and exercise activities suppress the desire to smoke and extend the cessation period. The aim of the present study was to investigate effects of food consumption and physical activities on the success of a smoking cessation program.
METHODS: In our retrospective cohort study, demographics, smoking cessation therapy features, levels of addiction, treatment results, food preferred in case of desire to smoke during follow-up, and physical activities of 119 patients monitored within the scope of smoking cessation program in our site were recorded. The data of the groups with successful and unsuccessful smoking cessation were analyzed by comparison.
RESULTS: The successful group had more patients who quit smoking within the first one month in the treatment process and gained weight than the unsuccessful group (p<0.001 and p<0.001, respectively). Compared to the successful group, the unsuccessful group recorded a higher level of addiction and relapse (p=0.04, p=0.001, respectively). The use of varenicline and nicotine gum among pharmacological treatments did not differ between groups, nicotine patch was more frequently used higher in the unsuccessful group (p=0.046). The successful group also had more patients who consumed hedonic diet among the behavioral strategies in case of urge to smoke (p=0.04).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The preference for hedonic foods in case of urge to smoke in patients who underwent smoking cessation treatment and implementing multiple strategies are associated with the success of the treatment, unlike exercise activity. This study may provide preliminary support for an eating strategy using a dietary plan and multi-strategy for the success of smoking cessation programs.

12.Incidence of Metabolic Syndrome in Anti-Hepatitis C Virus Positive Patients
Mehmet Emirhan Işık, Arzu Cennet Işık, Semra Özgümüş, Ramazan Korkusuz, Sevtap Şenoğlu, Hayriye Esra Ataoğlu
doi: 10.14744/scie.2020.87059  Pages 370 - 375
GİRİŞ ve AMAÇ: Literatürde hepatit C enfeksiyonu, metabolik sendrom ve non-alkolik karaciğer yağlanması arasında ilişki olduğu görülmüştür. Çalışmamızda Hepatit C antikoru saptanan kişilerde metabolik sendrom parametreleri incelendi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, hastanemize başvuran ve anti HCV pozitifliği saptanan 52’si erkek ve 52’si kadın olmak üzere 104 hasta alındı. Hasta grubunda ATP III ve IDF’nin belirlediği metabolik sendrom kriterlerine göre ayrı ayrı inceleme yapıldı.
BULGULAR: ATP kriterlerine göre metabolik sendrom oranı %36.5 (n=38) saptandı. Kadınlarda ATP kriterlerine göre metabolik sendromlu oranı %55.8 (n=29), erkeklerde bu oran %17.3 (n=9) bulundu. IDF kriterlerine göre ise tüm hastalar içinde metabolik sendromlu oranı %48.1 (n=50) olarak saptandı. Kadınlarda IDF kriterlerine göre metabolik sendromlu hasta oranı %65.4 (n=34) iken; erkeklerde bu oran %30.8 (n=16) bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda HCV antikoru saptanan kadın hastalarda metabolik sendrom oranı erkek hastalara göre belirgin olarak yüksek saptanmıştır.
INTRODUCTION: Research has shown that hepatitis C infection, metabolic syndrome (MS), and non-alcoholic fatty liver syndrome are associated. This study was designed to assess the parameters of MS in people with hepatitis C antibodies.
METHODS: We enrolled 104 patients, including 52 men and 52 women who visited our hospital and had anti-hepatitis C virus (HCV) positivity. In the patient group, different examinations were performed as per the MS criteria in the Adult Treatment Panel (ATP) III and International Diabetes Federation (IDF) guidelines.
RESULTS: As per the ATP III criteria, the prevalence of MS was 36.5% (n=38) in the total population, 55.8% (n=29) in women, and 17.3% (n=9) in men in our study. When the IDF criteria were applied, the MS prevalence was 48.1% (n=50) in the total population, 65.4% (n=34) in women, and 30.8% (n=16) in men.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the prevalence of MS was significantly higher in female patients with HCV antibodies than in male patients.

13.Comparison of Spinal Anesthesia and Ultrasound-Guided Combined Sciatic-Femoral Block on Perioperative Anesthesia and Postoperative Analgesic Effect in Lower Limb Surgery: A Randomized Controlled Clinical Trial
Yılmaz Karaduman, Banu Cevik, Burak Yıldız, Fatih Doğu Geyik, Kemal Tolga Saracoğlu
doi: 10.14744/scie.2020.87587  Pages 376 - 381
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada alt ekstremite cerrahisinde ultrasonografi eşliğinde yapılan kombine siyatik-femoral sinir bloğu ile spinal anestezinin klinik özellikler, postoperatif analjezi ve yan etkiler açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İleriye yönelik randomize olan bu çalışma yaşları 18–65 arasında değişen ve ASA fizik durumu I-III arasında alt ekstremite cerrahisi geçirecek 60 hastayı kapsamaktadır. Hastalar rastlantısal olarak iki gruba ayrılarak bir gruba spinal anestezi (n=30) diğerine ultrason eşliğinde kombine siyatik-femoral sinir bloğu (n=30) uygulandı. İşlem süresi, cerrahi anestezi derinliğinin sağlanmasına kadar geçen süre, analjezi süresi, intraoperatif hemodinamik parametreler, hasta memnuniyeti, postoperatif analjezi kalitesi ve istenmeyen sonuçlar kaydedildi.
BULGULAR: İşlem süresi, duyusal ve motor blok başlama süresi, cerrahiye başlama süresi, motor blok geri dönüş zamanı ve ilk analjezik ihtiyacına kadar geçen süre siyatik-femoral blok uygulanan grupta anlamlı olarak uzundu (p<0.001). Postoperatif 24 saat içerisinde kurtarıcı analjezik ihtiyacı olan hasta sayısı anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.001). İntraoperatif hemodinamik parametreler ve olumsuz sonuçlar açısından her iki grubun sonuçları benzer güvenlikte idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Siyatik-femoral sinir bloğu, alt ekstremite cerrahisinde özellikle spinal anestezinin riskli olacağı hasta grubunda güvenli ve etkin bir bölgesel anestezi alternatifidir. Postoperatif ağrı yönetiminde, uzamış postoperatif analjezi etkisi ve analjezik tüketimini azaltması açısından spinal anesteziye klinik üstünlük sağlamaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the clinical efficacy and safety of an ultrasound-guided combined sciatic-femoral nerve block (SFNB) with spinal anesthesia (SA) in lower limb surgical procedures in terms of clinical properties, postoperative analgesia, and adverse outcomes.
METHODS: This prospective, randomized study comprised 60 patients aged 18–65 years with an American Society of Anesthesiologists physical status of I-III scheduled for a lower limb surgical procedure. The patients were randomly divided into 2 groups to receive either SA (n=30) or an ultrasound-guided combined SFNB (n=30). The duration of the intervention, time to achieve surgical anesthesia, analgesia duration, intraoperative hemodynamic parameters, patient satisfaction, quality of the postoperative analgesia, and adverse outcomes were recorded and analyzed.
RESULTS: The duration of the intervention, time to onset of sensorial and motor block, time to start of surgery, motor block reversal time, and time to first postoperative analgesic were significantly longer in the SFNB group (p<0.001). Significantly fewer patients required rescue analgesia in the first postoperative 24 hours compared with the SA group (p<0.001). The intraoperative hemodynamic parameters and adverse outcomes were similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SFNB is a safe and efficient alternative regional anesthesia technique to SA in lower limb surgical interventions, and particularly for high risk cases where SA is contraindicated. The prolonged duration of postoperative analgesia and reduced need for postoperative analgesic drug consumption were superior to SA in terms of postoperative pain management.

14.Histomorphological Features of Atypical Small Acinar Proliferations (ASAP) That Favor Malignancy
Ayşe Gökçen Sade, Şükran Sarıkaya, Nagehan Özdemir Barışık, Cem Cahit Barışık, Sibel Şensu
doi: 10.14744/scie.2020.83097  Pages 382 - 387
GİRİŞ ve AMAÇ: Transrektal ultrasonografi (TRUS) eşliğinde alınan prostat biyopsilerinde atipik küçük asiner proliferasyon (ASAP) tanısı alan olgular invaziv bir işlem olan biyopsi tekrarı ile takip edilmektedir. ASAP sıklığının azaltılması rebiyopsi gereksinimi ve yeni tanısal girişimlere bağlı yükleri azaltabilir. Bu çalışmada, ilk prostat biyopsisi örneklerinde ASAP tanısı verilen ve sonraki biyopsilerinde benign ya da malign olduğu saptanan olguların başlangıçtaki hasta demografik özellikleri ve serum PSA değerleri yanı sıra çeşitli histopatolojik özellikleri yönünden tartışılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu geriye dönük çalışmaya, ASAP tanısı almış 187 olgu ve 257 kor biyopsi dahil edildi. Olguların, başlangıçtaki yaş ve PSA düzeyleri kaydedildi. Histopatolojik incelemede, ayrı ayrı değerlendirilen her kor için şüpheli asinüslerin sayısı, nükleer büyüme, nükleol belirginliği, sitoplazmik amfofili, luminal amorf aselüler sekresyon, kristaloid varlığı, infiltratif görünüm, atrofi ve enflamasyon bulguları kaydedildi. Adenokarsinom varlığında Gleason skoru saptandı.
BULGULAR: Orta-yüksek dereceli malign grubun yaş ortalaması benign gruba göre anlamlı düzeyde yüksektir. Serum PSA düzeyi de ortayüksek malignite grubunda diğer gruplardan anlamlı yüksek bulundu. Nükleusta ≥2 kat büyüme oranı, malign tanı alan grupta benign gruptan anlamlı düzeyde fazlaydı. Nükleol belirginliği de malign grupta anlamlı olarak daha sık görüldü. Amfofilik sitoplazma, lümende aselüler amorf eozinofilik sekresyon varlığı malign olgularda anlamlı düzeyde daha sık iken enflamasyon, benign grupta daha fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, nükleuslarda ≥2 kat büyüme, nükleol belirginliği, amfofilik sitoplazma, lüminal amorf aselüler sekresyon ve enflamasyonun yokluğu malignite ile ilişkili bulunmuştur. Ortalama yaş ve serum PSA düzeylerinin yüksek olması orta/yüksek dereceli malignite lehine kriterlerdir. İlk TRUS biyopsinin bu kriterler eşliğinde değerlendirilmesi ASAP tanısını ve sonraki gereksiz invaziv girişimleri önleyebilir.
INTRODUCTION: Cases diagnosed as atypical small acinar proliferation (ASAP) in prostate transrectal ultrasound (TRUS) biopsies typically require rebiopsies, which are invasiveand associated with increased risk of complications. Therefore, reduction in the rates of ASAP diagnoses during initial biopsy interpretation will decrease the need forrebiopsy and limit the burden of new diagnostic procedures. The current study aimed to investigate patient demographics, serum PSA levels, and histopathological features of cases identified as “ASAP” during initial prostate biopsies and as “benign” or “malignant” in the rebiopsies.
METHODS: This retrospective study included 187 cases and 257 core biopsies with a diagnosis of ASAP. Initial age and serum PSA levels were recorded, and the cores were analyzed histopathologically. The presence of nuclear enlargement, prominence of nucleoli, cytoplasmic amphophilia, luminal acellular secretions, cristalloids, infiltrative growth pattern, atrophy, inflammation, and number of the suspicious acini were recorded. Adenocarcinomas were identified using the Gleason score.
RESULTS: The mean age and serum PSA levels were significantly higher in the intermediate-high grade malignant group compared to the other groups, while nuclear enlargement (>2 times) and prominent nucleoli were more frequently observed in the malignant group compared to the benign group. Amphophilic cytoplasm and luminal acellular amorphous eosinophilic secretions were more frequently observed in malignant groups, while the benign group exhibited higher rates of inflammation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of the current study showed enlargement of the nuclei (≥2 times), nucleolar prominence, amphophilic cytoplasm, luminal amorphous acellular secretion, and absence of inflammation were associated with malignancy. Moreover, higher mean age and serum PSA level were related with intermediate-high grade malignancy, and consideration of these factors during evaluation of initial TRUS biopsies may decrease the prevalence of ASAP diagnoses and prevent unnecessary interventions.

15.The Effect of Specialization on Postoperative Complications in Thyroid Surgery
Yasin Tosun, Kenan Çetin, Hasan Ediz Sıkar, Ozan Akıncı
doi: 10.14744/scie.2020.42275  Pages 388 - 392
GİRİŞ ve AMAÇ: Cerrahın tecrübe ve volümü ile tiroid cerrahisinin ameliyat sonrası sonuçları arasındaki ilişki son yıllarda literatürde yaygın olarak tartışılan güncel bir konudur. Bu çalışmamızda, kliniğimizde branşlaşma öncesi ve sonrası dönemlerde gerçekleştirilmiş olan tiroidektomi ameliyatlarının komplikasyon oranlarını karşılaştırmayı ve branşlaşmanın tiroid cerrahisi sonuçları üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Nisan 2013–Mart 2017 tarihleri arasında tek bir üçüncü basamak referans hastanede benign ve malign tiroid hastalıkları nedeniyle boyun diseksiyonu olan veya olmayan tiroidektomi yapılmış hastaları içermektedir. Hastalar kliniğimizde branşlaşma öncesi (BÖ grubu) ve branşlaşma sonrası (BS grubu) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar yaş, cinsiyet, operasyon türü, ameliyat sonrası hipokalsemi, insidental paratiroidektomi, rekürren larengeal sinir yaralanması ve ameliyat sonrası kanama/hematom açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Branşlaşmaya gidilmeden önceki (BÖ) yıllarda 367 (%47), branşlaşma sonrası (BS) iki yılda 409 (%53) olmak üzere toplam 776 tiroid hastası ameliyat edildi. Gruplar arasında Ca2+ açısından anlamlı fark olmadığı, PTH seviyesinin ise Grup B֒de anlamlı ölçüde daha düşük olduğu gözlendi (sırasıyla, p=0.2 ve p=0.02). Grup BS’de anlamlı ölçüde daha az ameliyat sonrası geçici hipokalsemi geliştiği görüldü (p<0.001). İnsidental paratiroidektomi oranı BÖ grubunda anlamlı ölçüde daha yüksekti (p<0.01). Grup B֒de 15 (%4), Grup BS’de 2 (%0.5) hastada ameliyat sonrası geçici ses kısıklığı geliştiği görüldü. Çalışmamızda toplam 12 hastada tek taraflı vokal kord paralizisi geliştiği ve bu olguların tamamının Grup B֒de olduğu görüldü (p<0.01). Gruplar arasında kanama açısından istatistiksel anlamlı bir fark yoktu (p=0.5).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmadan elde ettiğimiz veriler tiroid cerrahisinde branşlaşmanın hipokalsemi, insidental paratiroidektomi ve rekürren larengeal sinir yaralanması komplikasyonlarını anlamlı ölçüde azalttığını göstermektedir.
INTRODUCTION: The relationship between the surgeon’s experience/volume of performed operations and postoperative results of thyroid surgery is a pressing issue that has been widely discussed in recent publications. This study aimed to compare the complication rates in thyroidectomy operations performed before and after specialization and evaluate the effect of specialization on the outcomes of thyroid surgeries.
METHODS: The study included patients who had undergone thyroidectomy with or withoutneck dissection due to benign or malign thyroid diseases in a single tertiary reference hospital between April 2013 and March 2017. The patients were divided into two groups: those who were operated on before specialization (BS) and after specialization (AS). Age, gender, operation type, postoperative hypocalcemia, incidental parathyroidectomy, recurrent laryngeal nerve (RLN) injury, and postoperative bleeding or hematoma were compared between the groups.
RESULTS: Of the thyroid patients, 776 were operated on (367 (47%) and 409 (53%) of the BS and AS groups, respectively). No significant difference was found between the two groups regarding the postoperative Ca2+ level, while the parathormone was significantly lower in the BS group (p=0.2 and p=0.02, respectively). In addition, postoperative transient hypocalcemia was significantly less common in the AS group (p<0.001). The incidental parathyroidectomy rate was significantly higher in the BS group (p<0.01). Postoperative transient hoarseness developed in 15 (4%) patients in the BS group and in 2 (0.5%) patients in the AS group. Twelve patients had unilateral vocal cord paralysis, all of whom were in the BS group (p<0.01). No significant difference exists between the groups regarding bleeding (p=0.5).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study indicated that specialization in thyroid surgery significantly reduced complications (e.g., hypocalcemia, incidental parathyroidectomy, and RLN injury).

REVIEW
16.What We Know About Anesthesia During Caesarean Section in COVID-19 Patients
Antigona Hasani, Rajmonda Nallbani, Ayten Saraçoğlu
doi: 10.14744/scie.2020.03930  Pages 393 - 396
SARS-CoV-2 veya “görünmez katil” sadece hayatımızı değiştirmedi, aynı zamanda günlük uygulamalarımız ve anesteziye yaklaşımımızı da değiştirdi. Önlükler, tulumlar ve 2–3 çift eldiven dahil olmak üzere koruyucu ekipman ve kıyafetler giymeye başladık. Yüzlerimiz, bulutlanmış farklı tür maskeler ve gözlüklerle kaplı bir şekilde çalışmaya başladık. Sonuç olarak, zorlukla hareket ediyor ve sınırlı görüş kabiliyetine sahip bir şekilde çalışıyoruz. Hastalarla iletişimimiz sınırlanmıştır; yüz ifadelerimizi, gülümsemeleri veya endişelerimizi göremedikleri için sadece seslerimizi duyabiliyorlar. Biz onlara daha çok yakınlık, sevgi ya da kaygı göstermekten çok robot gibiyiz. Enfekte hastalarımıza yabancıyız. Hamile COVID-19 pozitif hastalar için anestezi türü düşünülürken, önemine göre sıraladığımız üç faktör göz önünde bulundurulmaktadır: bizim için en güvenli yöntem olması, kolayca uygulanabilmesi, zor ve sınırlı hareket ve görüş kabiliyetinin ve hastanın da arzularının dikkate alınması. Öncelikler değişti mi?
Severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2), sometimes referred to as an invisible killer, has changed all of our lives, including the daily practices of medical personnel and the approach to anesthesia. We must wear protective equipment and special suits, aprons, and 2 or 3 pairs of gloves. Our faces are obscured by masks and goggles and shields. We move with difficulty and have limited vision. Communication with patients is limited; they cannot see our facial expressions of smiles or concern. They only hear our voice, which may also be muffled. We look more like robots than someone demonstrating assistance, love, or compassion. We are strangers to our infected patients. When thinking about the type of anesthesia for pregnant patients who have the disease caused by SARS-CoV-2, coronavirus2019 (COVID-19), 3 factors taken into consideration ranked according to importance are the safest method for healthcare providers, ease of application, and difficulties associated with movement and vision. The patient’s wishes are secondary. Have priorities changed?

CASE REPORT
17.Methemoglobinemia in Two Infants Brought to the Pediatric Emergency Department
Ayşegül Pala, Olena Erkun, Öner Özdemir, Zahir Şehmusoğlu
doi: 10.14744/scie.2020.16362  Pages 397 - 400
Kanda ferröz değerliğinde bulunan hemoglobinin okside olup ferrik duruma geçmesine methemoglobinemi denir. Doğuştan yapısal hemoglobin defektleri veya lokal anestezik ilaçlar, kimyasal madde ve gıda alımı gibi edinsel sebeplerden ötürü gelişebilir. Methemoglobinemi seviyesi %10’u geçtiği durumlarda siyanoz ile karakterize iken, daha yüksek durumlarda doku hipoksemisi, koma, kardiyovasküler kollaps ve hatta ölüme bile neden olabilir. Bu seviyeyi vücutta düşüren ana mekanizma nikotinamid adenin dinükleotid (NADH)-sitokrom b5 redüktaz yolağıdır. Bu olgu sunumuzda, çocuk acil servisimize farklı zamanlarda başvuran iki bebeğin sünnet işleminde prilokaine bağlı gelişen methemoglobineminin tanı ve tedavisi anlatılmaktadır.
Methemoglobinemia is a complication that develops when ferrous hemoglobin is oxidized to a ferric state. It may be congenital due to structural hemoglobin defects or acquired through causes such as exposure to local anesthetic drugs or intake of toxins. Methemoglobinemia is characterized by cyanosis when the blood level exceeds 10%, and at higher levels it may cause tissue hypoxemia, coma, cardiovascular collapse, or even death. The primary mechanism used to reduce the methemoglobin level in the body is the nicotinamide adenine dinucleotide phosphate-cytochrome b5 reductase pathway. This case report is a presentation of the diagnosis and treatment of prilocaine-induced methemoglobinemia in 2 recently circumcised infants admitted to the pediatric emergency department.

18.Treatment of Hairy Urethra with Holmium: YAG Laser Ablation: A Case Report
Erdinç Dinçer, Mehmet Bulut, Ahmet Halil Sevinç, Burcu Hancı Sevinç, Fatih Tarhan
doi: 10.14744/scie.2020.07830  Pages 401 - 403
Üretrada kıl varlığı çeşitli operasyonlardan sonra ortaya çıkabilir ve tekrarlayan rahatsız edici komplikasyonlara yol açabilir. İşeme zorluğu ile başvuran 76 yaşında erkek hastaya kıllı üretra için internal üretrotomi ve lazer ablasyon tedavisi uygulandı. Olgu ilgili literatür eşliğinde sunulmuş ve tartışılmıştır.
The presence of hair in the urethra can lead to recurrent, uncomfortable complications following various operations. A 76 years old male patient who admitted with voiding difficulty underwent internal urethrotomy and laser ablation treatment for hairy urethra. The case is presented and discussed with the relevant literature.

LETTER TO EDITOR
19.Corrigendum: Double Reversing Z Plasty for Tracheastomal Stenosis After Total Laryngectomy
Burak Karabulut, Hakan Avcı, Sedat Aydın
doi: 10.14744/scie.2020.05900  Page 404
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale