ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SCIE: 30 (1)

Volume: 30  Issue: 1 - 2019

RESEARCH ARTICLE
1.Diagnostic Value of Endobronchial Ultrasonography in Sarcoidosis and Factors Associated with Diagnosis
Önder Çetin, Benan Niku Çağlayan, Sevda Şener Cömert, Banu Musaffa Salepçi, Ferhan Karataş
doi: 10.14744/scie.2018.36025  Pages 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda akciğer sarkoidozu olan olgularda endobronşiyal ultrasonografinin (EBUS) tanı değerini ve tanıyla ilişkili faktörleri araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: İleriye yönelik olarak planlanan bu çalışmada, Ocak 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran, klinik ve radyolojik olarak akciğer sarkoidozu düşünülen, toraks bilgisayarlı tomografisinde (BT) büyümüş hiler/mediastinal lenf bezi saptanarak EBUS transbronşiyal iğne aspirasyonu (TBİA) yapılan olguları inceledik.

BULGULAR: Çalışma periyodu içersinde 107 hastaya EBUS-TBİA, bir hastaya endoskopik ultrason eşliğinde transözofagial iğne aspirasyonu (EUS-TÖİA) yapıldı. Sarkoidoz dışı tanı (tüberküloz) alan dört hasta çalışmadan çıkarıldı. Sarkoidoz tanısı alan 104 hastanın %28.8’ini erkek, %71.2’sini kadın hastalar oluşturmaktaydı. Yaş ortalaması 44.3±13.1 yıl saptandı. Yüz dört hastanın 96’sına (%92.3) EBUS-TBİA, bir hastaya (%1) EUS-TÖİA ile sarkoidoz tanısı kondu. Tanı elde edilemeyen yedi hastanın altısına mediastinoskopi bir hastaya sağ supraklavikular lenf nodu biyopsisi ile sarkoidoz tanısı kondu. EBUS-TBİA’nın sensitivitesi %92.3 spesifitesi %100 bulundu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sarkoidoz şüphesi olan hastalarda granülomatöz enflamasyonu göstermede EBUS-TBİA yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip olup, yüksek tanı oranı ile ileri invaziv işlemleri gereksiz kıldığı sonucuna varılmıştır.

INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the diagnostic value of endobronchial ultrasonography (EBUS) and factors associated with diagnosis in patients with lung sarcoidosis.

METHODS: In this prospective study, EBUS transbronchial needle aspiration (TBNA) was performed for patients with a clinical and radiological suspicion of pulmonary sarcoidosis with enlarged hilar/mediastinal lymph nodes detected on a computerized tomography scan of the chest between January 2014 and September 2015.

RESULTS: During the study period, 107 patients underwent EBUS-TBNA and 1 patient underwent transesophageal endoscopic ultrasonography with fine needle aspiration (EUS-FNA). Four cases determined to be non-sarcoidosis (tuberculosis) were excluded from the study. Of the 104 cases definitively diagnosed as sarcoidosis, 28.8% were male patients and 71.2% were female, with a mean age of 44.3±13.1 years. A total of 92.3% of the patients (n=96) were diagnosed with EBUS-TBNA and 1% (n=1) was diagnosed based on EUS-FNA results. EBUS was nondiagnostic in 7 patients and sarcoidosis was diagnosed by mediastinoscopy in 6 patients and by right supraclavicular lymph node biopsy in 1 patient. The sensitivity of EBUS-TBNA was 92.3%, with a specificity of 100%.

DISCUSSION AND CONCLUSION: EBUS-TBNA has a high sensitivity and specificity for demonstrating granulomatous inflammation in cases of suspected sarcoidosis. Given the high diagnostic rate of EBUS-TBNA, additional invasive procedures may be unnecessary.

2.The Effect of Ductoscopy in the Surgical Selection of Patients with Pathological Nipple Discharge
Kenan Çetin
doi: 10.14744/scie.2018.96967  Pages 8 - 13
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde patolojik meme başı akıntısının (PMA) konvansiyonel tanı ve tedavisi cerrahi duktus eksizyonudur. Rutin duktus eksizyonu uygulanan olguların patoloji sonuçları incelendiğinde yüksek oranda gereksiz cerrahi girişim yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada amacımız duktoskopik değerlendirme sonrası cerrahi yapılan hastalarda lezyon saptama oranlarını belirlemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2005–Aralık 2010 tarihleri arasında PMA ile meme polikliniğine başvuran ve ofis ortamında yapılan duktoskopileri sonucu operasyon kararı verilen 129 hataya izole duktus eksizyonu uygulandı. Hastaların akıntı karakterleri, duktoskopi bulguları ve patoloji sonuçları karşılaştırıldı.

BULGULAR: Sadece duktoskopik bulgular ile cerrahi kararı verilen hastaların %76’sında (85/112) lezyonlar nihai patoloji sonuçları ile doğrulandı. Duktoskopi bulguları ile tekip kararı verilebilecek 17 hasta fizik muayene ve klasik görüntüleme yötemlerindeki bulguları nedeni ile ameliyat edildi ve bunların 11’inde (%64.7) lezyon saptandı (6’sı PNML, 5’i papillamatöz).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın bulguları, duktoskopinin cerrahi tedavi gereken hastaları belirlemede iyi bir öngörücü olduğunu göstermektedir. Ancak PMA’lı hastalarda duktoskopi sonrası takip kararı verilirken hastaların konvansiyonel görüntüleme ile fizik muayene bulguları da göz önünde bulundurulmalıdır.

INTRODUCTION: Surgical excision of the ductus is the current conventional means of treatment and diagnosis of pathological nipple discharge (PND). However, a review of the histopathology results of cases of routine duct excision reveals that a large number of unnecessary surgical interventions are performed. The aim of this study was to determine the rate of lesion detection after a ductoscopic evaluation in patients who underwent surgery.

METHODS: November 2005 and December 2010, a microductectomy was performed following a ductoscopic evaluation for 129 patients who were admitted to our clinic with PND. The characteristics of the discharge, and the ductoscopic and pathological findings were assessed.

RESULTS: The final pathology results confirmed lesions in 76% of the patients (85/112) who underwent surgery based on only ductoscopic findings. Seventeen patients with ductoscopic findings who were operated on based on the findings of a physical examination and classical imaging methods could be followed up. Lesions were detected in 11 (6 potential neoplastic and malignant lesions, 5 papillomatous lesions).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study indicate that ductoscopy appears to predict the patients who will require surgical treatment and so can decrease the number of operations. However, conventional imaging and physical examination findings of patients should also be considered in the follow-up after ductoscopy in PND patients.

3.Iron Parameters as a Graft Function Indicator in Renal Transplant Recipients
Yasemin Özgür, MURAT GÜCÜN, Seher Tanrıkulu, Zeynep Ece Demirbas, nuran gamze erkılınç, İzzet Titiz, Gülizar Şahin
doi: 10.14744/scie.2018.26928  Pages 14 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek nakli, diyaliz yöntemlerine kıyasla en iyi tedavi seçeneği olmakla birlikte sonrasında meydana gelen komplikasyonlar greft sağ kalımına olumsuz etkileri nedeniyle önemlidir. Bu çalışmanın amacı, demir parametrelerinin post transplant anemi (PTA) ve post transplant eritrositoz (PTE) gelişimi üzerine etkilerini araştırmaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmamıza böbrek nakli yapılmış 214 hasta dahil edildi. Nakil sonrası altıncı aydan sonra bakılan hemoglobin düzeyleri ortalaması erkeklerde <13 g/dL, kadınlarda <12 g/dL olanlar PTA; yine hemoglobin düzeyleri erkeklerde >17 g/dL, kadınlarda ise >15 g/dL üstünde olan hastalar PTE; geri kalan tüm hastalar da kontrol grubu olarak tanımlandı.

BULGULAR: İki yüz on dört hastanın 79’unda (%36.9) PTA, 25’inde (%11.7) PTE geliştiği görüldü. Demir düzeylerinin nakil öncesinde ve nakil sonrası ilk üç ayda PTE grubunda düşük tespit edilmesine rağmen altıncı ve 12. ayda PTA grubunda düşüş gösterdiği tespit edildi. Transferrin satürasyonlarına (TS) ise nakil sonrası birinci ayda PTA grubunda anlamlı olarak yükselmesine rağmen, diğer tüm aylarda PTE hastalarında düşük seyrettiği tespit edildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek nakli yapılmadan önce demir düzeyi düşük olsa dahi uygun replasman yapıldığı takdirde greft fonksiyonları sağlamsa eğer anemi düzelecek hatta polisitemi dahi gelişebilecektir. Nakil sonrası erken dönemde transferrin satürasyonları yükseliyorsa PTA’nın habercisi dolayısıyla greft fonksiyon bozukluğu gelişebileceğinin erken göstergesi olabilir.

INTRODUCTION: For those with severe kidney disease, renal transplantation is the best treatment option when compared with dialysis methods; however, it is important to consider potential complications that may occur and the negative effects on graft survival. The aim of this study was to investigate the effects of iron parameters on the development of post-transplant anemia (PTA) and post-transplant erythrocytosis (PTE).
METHODS: This retrospective study was conducted with 214 renal transplant recipients. PTA was defined as a hemoglobin (Hb) level of <13g/dL for men and <12g/dL for women 6 months after transplantation, PTE was defined as an Hb level of >17g/dL for men and >15g/dL for women. The remaining patients were defined as the control group.

RESULTS: PTA developed in 79 patients (36.9%), and PTE developed in 25 patients (11.7%). The iron level was lower in the PTE group before the transplantation and in the first 3 months after transplantation; however, it was also determined that in the PTA group, the iron level was low at 6 and 12 months. Even though the PTA patients’ transferrin saturation (TS) was rose significantly in the first month after transplant, it was observed that the TS was lower in the PTE group at all time points.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Even if iron levels are low before kidney transplantation in case of proper replecement is performed and graft functions are intact; anemia may improve and even polycythemia may develop. TS increased in the initial post-transplant period; it may be an early indicator of PTA and the development of graft function failure.

KLINIK VE DENEYSEL ARAŞTIRMALAR
4.Distribution of Patients Referred From the Emergency Department to the Otolaryngology Clinic
Melis Demirağ Evman, Hakan Avcı, Sedat Aydın
doi: 10.14744/scie.2018.36449  Pages 20 - 22
Amaç: Acil servisler (AS) kulak burun boğaz (KBB) şikayeti olan hastalar ile dolup taşmaktadır. Bu hastaların büyük bir oranı tıbbi olarak acil hastalar değildir. Bu yüzden hasta özellikleri ve başvuru nedenlerini anlamak bu hastaların AS başvurularını azaltmak için faydalı olacaktır. Bu çalışmada, AS’den KBB kliniğine yönlendirilen hastaların özelliklerini belirleyerek, hasta sayısının azaltılması ve gereksiz iş yükünün neden olduğu kayıpların en aza indirilmesi amaçlanmıştır.

Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 ve Şubat 2017 tarihleri arasında erişkin AS’ye yapılan ve KBB acil kliniğine yönlendirilen hastalar geriye dönük olarak dijital ortamda ICD kodları ile tarandı. Yaş, cinsiyet ve konulan tanılar değerlendirildi.

Bulgular: Acil serviste 10.110 hasta görülmüş ve KBB acil kliniğine yönlendirilmiş. Bu hastaların 5919 (%58) erkek ve 4217’si (%42) kadın olarak belirlendi. Yaş ortalaması 44.9 olarak belirlendi. Başvurularda konuşan en yaygın üç tanı: epistaksis (n=3101; %31), nazal kırıklar (n=1620; %16) ve burunda yabancı cisim (n=927; %9) olarak bulundu.

Sonuç: En sık başvuru şikayetlerini belirlemek, AS’ye başvuran hasta sayısını düşürmek ve acil olamayan hastaları KBB ayaktan poliklinik birimlerine yönlendirmek açısından yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Böylece eğiticiler hem AS hem de KBB çalışanlarına uygun bilgi ve eğitimi aktarma konusunda daha başarılı olacaktır. Böylelikle, hastalara sunulan hizmet kalitesi artacak, gereksiz hastane giderlerinin önüne geçilecektir.
Objective: Emergency departments (EDs) are overcrowded with patients having ear, nose, and throat (ENT) complaints. A large proportion of patients are not true emergencies. Therefore, understanding patient demographics and referral patterns are important to reduce the number of ED visits. Understanding these will highlight the areas for the improvement of care, cost effectiveness, and education.

Methods: Patients who were referred to the adult ED and consulted the ENT clinic between January 2016 and February 2017 were reviewed retrospectively. Age, gender, and diagnosis made at that time were analyzed.

Results: A total of 10, 110 patients were admitted to the adult ED and referred to the ENT clinic. Of those, 5,919 (58%) were men and 4,217 (42%) women, with an average age of 44.9 (range, 18–90 years). The most common three diagnoses made during the study period were (in the descending order): epistaxis (n=3,101; 31%), nasal fractures (n=1,620; 16%), and nasal foreign bodies (n=927; 9%).

Conclusion: Learning about the most common referral diagnosis made for ENT patients in the ED will enable institutions to find new ways to decrease the number of ED referrals and to conduct non-urgent cases to ENT outpatient clinics. Also, the education process of health employees will be more efficient. Thus, the quality of health care will increase, and costs will decrease.

RESEARCH ARTICLE
5.Comparison Between Kinesio Taping and Extracorporeal Shockwave Therapy in Treatment of Subacromial Impingement Syndrome
Müge Kepekçi, Berna Ürkmez, Yaşar Keskin, Teoman Aydın
doi: 10.14744/scie.2018.72691  Pages 23 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, subakromiyal sıkışma sendromunun tedavisinde kinezyo bantlama (Kinesio taping - KT) ve ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (ESWT) yöntemlerinin etkilerini incelemek ve karşılaştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada subakromiyal sıkışma sendromu olan 105 hasta randomize olarak üç gruba ayrıldı: Aktif Kinezyo bantlama (Grup 1), sham kinesiyoloji bantlama (Grup 2) ve ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (Grup 3). Hastaların ağrısını ölçmek için Vizuel Analog Skala (VAS) skoru ve fonksiyonel bozuklukların derecesini değerlendirmek için DASH skoru kullanıldı.

BULGULAR: Yaş, cinsiyet, medeni hal, vücut kitle indeksi ve akromiyon tipleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Grup 1 ve 3’ün tedavi sonrası VAS skorları başlangıç VAS skorlarına göre düşük saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamız, kalsifik olmayan tendinit tedavisinde KT ve ESWT kullanımının klinik yararını ortaya koymaktadır. Kısa süreli sonuçlara göre her iki yötem de konservatif tedavilere alternatif olarak önerilebilir.

INTRODUCTION: The aim of the study was to compare the effects of the kinesio taping (KT) and extracorporeal shock wave therapy (ESWT) methods in the treatment of subacromial impingement syndrome (SIS).

METHODS: In the present study, a total of 105 patients with SIS were randomly divided into three groups: active kinesio taping (Group 1), sham kinesio taping (Group 2), and extracorporeal shock wave therapy (Group 3). Visual analogue scale (VAS) was used to measure patients’ pain, and the disabilities of the arm, shoulder and hand (DASH) score was used to evaluate the degree of functional disorders.

RESULTS: No statistically significant difference was determined between the groups with regard to age, gender, marital status, body mass index, and acromion types. Post-treatment VAS scores of Groups 1 and 3 decreased when compared to baseline VAS scores.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study reveals the clinical benefit of KT and ESWT in the treatment of non-calcific tendinitis. They can be suggested as an alternative to conservative treatments according to short-term results.

6.Evaluation of Physicians’ Knowledge, Attitudes, and Behavior Regarding Influenza Vaccination
Ayşe Serra Özel, Merve Çağlar Özer, Zeynep Şule Çakar, Lütfiye Nilsun Altunal, Şenol Çomoğlu, Sinan Öztürk, Pınar Öngürü, Ayten Kadanalı
doi: 10.14744/scie.2018.32032  Pages 29 - 32
GİRİŞ ve AMAÇ: İnfluenza özellikle yüksek risk grubundaki hastalarda mortalite, morbiditede artışa ve iş gücü kaybına sebep olan bir hastalıktır. Sağlık çalışanları hem maruziyet hem de hastalara bulaş açısından risk grubundadır. Çalışmamızda hastanemizde görev yapan hekimlerin influenza aşısına karşı tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde çalışan hekimlere influenza aşısına karşı tutum ve davranışlarını değerlendiren on bir soru içeren bir anket çalışması uygulandı.

BULGULAR: Toplam 105 hekim çalışmaya katıldı. Aşılanmayan hekim oranı %74.3 idi. Aşı yaptırmayanlar arasında en sık neden %64 ile aşı yapılmasının ihmal edilmesi/önemsenmemesi idi. Hekimlerin %39’unun influenza aşısını hastalarına önermediği görüldü. Aşı yapılması önerilen hasta grubunda en sık endikasyon kronik akciğer hastalığı (%83.9) idi. Hekimlerin %94.3’ünün son bir yıl içerisinde influenza ile ilgili eğitim almamış olduğu tespit edildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Influenza’ya bağlı mortalitenin azaltılmasında en önemli basamak influenza aşılanma oranlarının artırılmasıdır. Aşılama programlarının ülke çapında başarılı olabilmesi için öncelikle hekimlerin bu konudaki farkındalıklarının artırılması gerekmektedir.

INTRODUCTION: Influenza is a disease that causes mortality, morbidity, and workforce productivity losses, especially in high-risk patients. Healthcare workers are among those at risk for exposure to the flu and for transmission of the virus to the patients. The aim of this study was to evaluate the attitudes and behavior of physicians at one hospital regarding the influenza vaccine.

METHODS: A questionnaire comprising 11 questions was used to evaluate the attitudes and behaviors of the physicians working in one hospital with respect to the influenza vaccine.

RESULTS: A total of 105 physicians participated in the study, and 74.3% of the respondents were not vaccinated for influenza virus. The most common reasons given were that it was viewed as unimportant and remissness (64%). The results indicated that 39% of the physicians surveyed did not recommend an influenza vaccine to their patients. Vaccination was most frequently recommended to the patients with chronic lung disease (83.9%). It was also observed that 94.3% of the physicians had not received any education on influenza in previous year.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The most important step in reducing the mortality due to influenza is to increase the rate of influenza vaccination. Awareness of physicians should be increased in order for vaccination programs to be successful throughout the country.

7.Are Video Surgery Platforms Adequate and Useful to Urologists?
Utku Can, Fehmi Narter
doi: 10.14744/scie.2018.51523  Pages 33 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada ürologlar arasında en çok kullanılan ürolojik cerrahi video platformunu ve bunların içerik ve çeşit açısından yeterliliğini belirlemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: İlgilenilen ürolojik branş, video kullanım sıklığı, kullanılan video kaynakları, üroloji spesifik video bazlı İnternet sitelerinin yeterliliği ve videoların cerrahi bilgi ve birikime olan katkısını değerlendiren Türkçe dilinde bir anket oluşturuldu. Anket formu farklı illerde çalışan üroloji asistan ve uzman hekimlerine e-posta yoluyla dağıtıldı.

BULGULAR: Toplamda 133 ürolog anketi tamamlandı. İnternet ortamında ameliyat videosu izlenme oranı %87.2 idi. Video izleyicileri arasında yapılan değerlendirmeye göre katılımcıların %51.7’si ayda bir saatten fazla süresini videolara ayırdığını belirtti. Katılımcıların %73’ü bu videoların cerrahi bilgi ve beceriye olan katkısının ‘çok’ ve ‘ileri derecede’ olduğunu bildirdi. En çok izlenen web platformu %84.5 ile YouTube iken, bunu %64.7 ile dernek siteleri (Urosource, Uropedia vs.), %21 ile Medscape ve %3.4 ile WebSurge takip etmekteydi. Katılımcılar %74 oranında daha sistematik ve güvenilir video sitelerine ‘ileri derece’de ihtiyaç olduğunu düşünmekteydi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Cerrahi prosedürlere hazırlık aşamasında da video kullanımının açık ve fark edilir faydaları olduğu bilinmekte ve hekimlerce sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. YouTube en çok kullanılan platform olarak tespit edilse de sağlık profesyonelleri tarafından hazırlanmış, daha sistematik ve güvenilir İnternet sitelerinin daha popüler olması gerektiği düşüncesindeyiz.

INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the video surgery platforms most frequently used by urologists and to evaluate the content.

METHODS: Urologists working in various cities in Turkey were surveyed regarding viewing of urology videos online, the specific resources used, the quality of the websites and videos, and how they felt these videos contributed to their surgical knowledge.

RESULTS: A total of 133 urologists completed the survey. Of the respondents, 87.2% reported watching videos of surgery, and 51.7% of the video watchers spent more than 1 hour per month watching these videos. Seventy-three percent of participants rated the contribution of videos to surgical know-how as “very”’ or “extremely” valuable. The most commonly watched platform was YouTube (84.5%), followed by websites of urological associations (Urosource, Uropedia, etc.) (64.7%), Medscape (21%), and WebSurg (3.4%). Of the respondents, 74.4% expressed great interest in more professional and reliable video websites.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Videos can provide noticeable benefits in the preparation phase of surgical procedures, and there is a clear interest in this format. Currently, YouTube is the most commonly used platform; however, it would be valuable if health professionals provided websites with a more systematic approach and reliable video content.

8.The Gains Related to Pulmonary Rehabilitation will Continue in the First Month Following Rehabilitation or not?
İpek Özmen, Elif Yıldırım, Meral Karakış, Rüya Aydın, Murat Öztürk
doi: 10.14744/scie.2018.25238  Pages 38 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Pulmoner rehabilitasyon (PR) programına kabul edilen kronik obstrüktik akciğer hastaları (KOAH) PR sonrası kazanımlarını zamanla kaybedebilirler. Bu çalışmada, PR sonrası kazanımların PR sonrası ilk ayda devam edip etmediğini araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: PR programını tamamlayan ve birinci ay takip kontrollerine katılan KOAH hastaları retrospektif olarak değerlendirildi. Egzersiz kapasitesini ölçmek için artan hızda mekik yürüme testi (AHMYT) kullanıldı. Sekiz haftalık PR programında haftada 2 gün fizyoterapist eşliğinde güçlendirme egzersizleri, bisiklet, yürüme bandı ve solunum egzersiz eğitimi verildi. PR sonrası hastaların egzersiz durumlarını bir egzersiz günlüğüne kaydetmeleri istendi.

BULGULAR: Toplam 35 KOAH hastası (ortalama yaş 644) çalışmaya alındı. PR sonrası (p=0.001) ve PR’dan 1 ay sonraki AHMYT’de egzersiz kapasitesinde anlamlı artış saptandı (p=0.001). PR sonrası ve 1. ay kontrolünde St. George solunum anketinde de anlamlı düzelme izlendi (p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: KOAH hastalarında PR tarafından sağlanan egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesindeki kazanımlar, PR sonrası dönemde, hastaların günlük yaşamlarında davranış değişiklikleri ile devam ettirdikleri zaman devam etmektedir.

INTRODUCTION: Patients with chronic obstructive pulmonary disease (COPD) admitted to the pulmonary rehabilitation (PR) program may lose their post-PR gains over time. In this study, we aimed to investigate whether the gains after PR continued in the first month following PR.

METHODS: Patients with COPD who completed the PR program were evaluated retrospectively. The incremental shuttle walking test (ISWT) was used to measure the exercise capacity. In PR, patients were trained in strengthening exercises, cycling, walking band, and respiratory exercises in the presence of physiotherapist 2 days a week for a total of 8 weeks. After PR, patients were asked to record their exercise status each day into an exercise log.

RESULTS: A total of 35 patients with COPD (mean age 64±8 years) participated in the study. There was a significant increase in the exercise capacity at the ISWT before and after PR (0.001) and the first month after the PR (p=0.001). In the St. George’s Respiratory Questionnaire, a significant improvement was observed before and after PR and at the first-month follow-up (p<0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: An increased exercise capacity and the quality of life provided by PR in COPD patients continue in the early post-PR period, when patients continue to exert with behavioral changes in their daily lives.

9.Malignancy in Renal Transplant Recipients
Ergün Parmaksız, Meral Meşe, Serkan Feyyaz Yalın, Ali Burak Haras, Okan Akyüz, Zerrin Bicik Bahçabaşı
doi: 10.14744/scie.2018.46330  Pages 43 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: Transplantasyon sonrası gelişen malignitelerin tipi coğrafi ve etnik popülasyonlar arasında farlılıklar göstermektedir. Çalışmamızda böbrek nakli alıcılarında malignite gelişimi riski ve sıklığını, klinik özellikleri ve sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Merkezimizde Ocak 2005 ile Aralık 2016 arasında takip edilen 322 böbrek nakli alıcısı değerlendirmeye alındı. Nakil tarihi, demografik veriler, kanser tanısıyla ilgili veriler kayıt edildi.
BULGULAR: Yedi erkek ve bir kadın olguda malignite geliştiği görüldü. Yaş ortalaması 54.87±12.5 idi. Ortalama dializ süresi 44 (2–107) aydı. Nakilden malignite tanısına kadar geçen süre 50 (dağılım, 7–93) aydı. Tün böbrek nakli alıcıları arasında malignite gelişme oranı %2.5 olarak hesaplandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Transplantasyn uygulanan olguların malignite yönünden fizik muayene, laboratuvar değerlendirmesi ve görüntüleme yöntemleri ile yakın takibi gerekir. Erken tanı, hastanın ve nakil böbreğin sağkalımı için hayati değerdedir.
INTRODUCTION: The types of post-transplantation malignancies may vary among different geographic regions and ethnic populations. The aim of the present study was to determine the risk and incidence of de novo carcinomas, clinical characteristics, and outcomes in renal transplant recipients (RTRs) who are followed up in our center and if there is an accumulation of one type of malignity and to examine screening procedures and frequency.


METHODS: The files of 322 RTRs who were transplanted between January 1, 2005 and December 31, 2016 were screened retrospectively. The main data included the date of transplantation, patients’ age, gender, date of the last follow-up, and cancer diagnosis.

RESULTS: In eight patients (M/F=7/1), de novo malignancy was identified. The mean age of patients with malignancy was 54.87±12.5 years. The median duration of dialysis was 44 (2–107) months. The average time from transplantation to tumor development was 50 (7–93) months. Malignity development rate was found to be 2.5% among all RTRs.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Every patient with renal transplantation should be followed up carefully by regular physical examination, laboratory findings, and imaging studies due to the risk of malignancy. Early diagnosis of malignancy is very important for both patient survival and functional renal graft. Renal transplantation is the most favorable renal replacement therapy, and complications, such as malignancy, that may develop later should be a cause to follow-up this treatment more carefully during the course of the procedure.

10.Prevalence of Geriatric Dermatoses Among Elderly Patients Treated at the Dermatology Outpatient Clinic in Eskisehir, Turkey
Hamza Yıldız
doi: 10.14744/scie.2019.46855  Pages 47 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Eskişehir’deki geriatrik hastaların deri hastalıkları prevalansını ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma geriye dönük ve kesitsel çalışmadır. Dermatoloji polikliniğine başvuran hastaların kayıtları otomasyon dosya sisteminden geriye dönük olarak analiz edildi. Ocak 2017 ile Aralık 2017 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran 65 ve üzeri yaştaki geriatrik hastalar çalışmaya dâhil edildi.
BULGULAR: Çalışmamıza 3.666’sı (%47.5) erkek, 4.056’sı (%52.5) kadın olmak üzere toplam 7.722 hasta alındı. En sık rastlanan on hastalık ve prevalansı sırasıyla şu şekildeydi: Kontakt dermatit (%15.2), kserosis (%13.8), prurigo (%11.2), seboreik keratosis (%5.8), onikomikoz (%5.3), seboreik dermatit (%5.2), tinea pedis (%5.2), nasır (%4.6), ürtiker (%4.0), aktinik keratoz (%3.0) ve piyoderma (%3.0).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlılarda saptanan bu hastalıklar sıklıkla tedavi edilebilir ve önlenebilir hastalıklardır. Bu hastalıklara karşı genel farkındalık düzeyinin artırılması önemlidir. Deri hastalıkları prevalansını ortaya koymak için daha fazla epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the prevalence of skin diseases among geriatric patients in Eskisehir, Turkey.
METHODS: This is a retrospective, cross-sectional study. The medical records from the outpatient clinics of dermatology were retrospectively assessed. Patients who were over 65 years old and attended the dermatology outpatient’s clinic between January 2017 and December 2017 were included in the study.
RESULTS: A total of 7,722 patients were included in the study: 3,666 (47.5%) patients were male, and 4,056 (52.5%) patients were female. The ten most frequent diagnoses and their prevalence were the following: contact dermatitis (15.2%), xerosis (13.8%), pruritus (11.2%), seborrheic keratosis (5.8%), onychomycosis (5.3%), seborrheic dermatitis (5.2%), tinea pedis (5.2%), corn and callus (4.6%), urticaria (4.0%), actinic keratosis (3.0%), and pyoderma (3.0%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Most of these geriatric skin diseases are preventable or treatable. Raising the general level of awareness is important about these common geriatric dermatoses. Further epidemiological studies are needed to reveal the prevalence of geriatric skin diseases.

11.Fine-Needle Aspiration Cytology in the Diagnosis of Lymph Nodes: Correlation with Histopathological Diagnosis
Ayşegül Aksoy Altınboğa, Gökhan Yüce
doi: 10.14744/scie.2019.14622  Pages 52 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Lenf nodu ince iğne aspirasyon sitolojisi (İİAS) büyümüş lenf nodlarının değerlendirilmesinde genellikle ilk basamak olarak kullanılmaktadır. Histopatolojik değerlendirmeye kıyasla, hızlı, minimal invaziv ve ucuz bir yöntemdir. Bu çalışmada lenf nodu İİAS’nin histopatolojik sonuçlara kıyasla tanısal etkinliği araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 2016–2017 yıllarında lenf nodu İİAS uygulanan 171 olgu alındı. Olguların 41’inde İİAS sonuçları trucut ve/veya eksizyonel biyopsi ile tanı aldığı histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Histopatolojik korelasyonu olan 13 benign (13/13), 3 önemi belirsiz atipi (3/4), 8 malignite şüphesi (8/9) ve 13 malign (13/13) olguda histopatolojik tanılar ile İİAS sonuçları arasında uyum saptandı. Tanısal duyarlılık, özgüllük, positif kestirim değeri, negatif kestirim değeri ve doğruluk sırasıyla %95.4, %94.1, %95.4, %94.1 ve %94.9 bulundu. Yalancı negatiflik ve yalancı pozitiflik sırasıyla %2.4 ve %2.4 saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lenf nodu İİAS’i, lenf nodu patolojilerinin tanısında oldukça duyarlı ve özgül bir yöntemdir. Büyümüş lenf nodlarının değerlendirilmesinde, İİAS güvenilir bir yöntem olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Lymph node fine-needle aspiration cytology (FNAC) is usually the first step in the evaluation of an enlarged lymph node. It is a rapid, minimally invasive, and less expensive procedure than histopathological examination. The aim of this study was to analyze the diagnostic adequacy of lymph node FNAC compared with histopathological diagnosis.
METHODS: A total of 171 lymph node FNAC results performed between 2016 and 2017 were reviewed for inclusion in this study. In all, the FNAC results of 41 cases sampled with Tru-Cut (Merit Medical Systems, Inc., South Jordan, UT, USA) and/or excisional biopsy were compared with the histopathological findings.
RESULTS: The FNAC diagnosis of 13 benign cases (13/13), 3 reported as atypia of undetermined significance (3/4), 8 that were suspected malignancy (8/9), and 13 malignant cases (13/13) were well correlated with the final histopathological diagnoses. The overall diagnostic sensitivity, specificity, positive predictive value, negative predictive value, and accuracy were found to be 95.4%, 94.1%, 95.4%, 94.1%, and 94.9% respectively. The false negative rate was 2.4% and the false positive rate was 2.4%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: FNAC of lymph nodes is a highly sensitive and specific method to diagnose lymph node pathologies. It is a reliable diagnostic tool in the evaluation of an enlarged lymph node.

12.Evaluation of Medial Open-Wedge High Tibial Osteotomy Results
Özgür Erdoğan, Hakan Serhat Yanık
doi: 10.14744/scie.2019.75047  Pages 60 - 63
GİRİŞ ve AMAÇ: Medial açık kama tibial osteotomisi planlanan olgularda kabul edilebilir ameliyat öncesi fleksiyon kontraktürü miktarı hakkında tartışmalar halen devam etmektedir. Bu çalışmada medial açık kama tibial osteotomisinin orta dönem klinik, radyolojik bulguları ve komplikasyonları araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2001 ile Şubat 2012 tarihleri arasında 42 hastanın 44 dizi geriye dönük olarak incelendi. Ortalama takip süresi ise 92±7 (aralık, 70–113) ay idi. Tüm hastalar ameliyat öncesi ve sonrası HSS (Hospital for Special Surgery) Diz Skoru, OKS (Oxford Knee Score) ve KOS-ADLS (Knee Outcome Survey-Activities of Daily Living Scale) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama yaş 45.7±18.3 (aralık, 17–84), Olguların 34’ü (%81) kadın, sekizi (%19) erkek idi. Ameliyat sonrası ortalama diz hareket açıklığı 120±11 dereceden 130±9 dereceye çıkmıştı. Ameliyat sonrası HSS skorları 29 (%69) hastada mükemmel, dokuz (%21) hastada iyi, dört hastada (%10) orta olarak saptandı. Ameliyat öncesi ADLS ve Oxford skorları sırasıyla 35.83±2.8 ve 42.58±4.5 iken ameliyat sonrasında 71.24±5.2 ve 21.62±4.4 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Fleksiyon kontraktürü ve sagital tibial eğim arasındaki ilişkiyi anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte seçilmiş hastalarda tibial eğim artışı önlenebilirse ameliyat öncesi fleksiyon kontraktürü osteotomiye engel teşkil etmeyebilir.
INTRODUCTION: There are several studies on medial open-wedge tibial osteotomy, but there is still some debate about the acceptable amount of preoperative flexion contracture degree. Also, clinical effects of alteration of the tibial slope after the procedure are not clear. This study aimed to investigate the mid-term the clinical and radiological findings and complications of medial open-wedge tibial osteotomy.
METHODS: A total of 44 knees of 42 patients were retrospectively investigated between January 2001 and February 2012. Tibial sagittal slope, mechanical tibiofemoral angle (mTFA), mechanical lateral distal femoral angle (mLDFA), and medial proximal tibia angle (MPTA) were measured both preoperatively and postoperatively. The mean follow-up period was 92±7 (range 70–113) months. In four (10%) patients, 10 degrees of flexion contracture was present preoperatively. The clinical outcome was evaluated with the Hospital for Special Surgery (HSS) Knee Score, Oxford Knee Score (OKS), and Knee Outcome Survey-Activities of Daily Living Scale (KOS-ADLS).
RESULTS: The mean age of the participants was 45.7±18.3 (range 17–84) years. There were 34 (81%) females and 8 (19%) males. The mean knee range of motion increased from 120±11 to 130±9 degrees, postoperatively. The HSS scores improved to excellent in 29 (69%), good in 9 (21%), and moderate in 4 (10%). The ADLS and Oxford scores improved two-fold.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, further studies are needed to understand the relationship between flexion contracture and tibial sagittal slope. Therefore, in selected patients, flexion contracture may not be a restraint for osteotomy, especially if the slope increase is prevented.

13.Neck Dissection Indications in Lower Lip Squamous Cell Carcinoma Cases: Our Experience in 96 Cases
Fatih Irmak, Selami Serhat Şirvan, Çağatay Öner, Soysal Baş, Zeliha Gül, Ayşin Karasoy
doi: 10.14744/scie.2019.85047  Pages 64 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Lenf nodu tutulumu, alt dudak skuamöz hücreli karsinom olgularındaki en önemli prognostik faktördür. Erken evrelerde cerrahi ilk seçenek olmasına rağmen, okkült metastazları saptamak için de olsa elektif lenf nodu diseksiyonu yapılması hala tartışma konusudur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Ocak 2005 ve Temmuz 2017 yılları arasında ameliyat edilen 96 alt dudak skuamöz hücreli karsinom olgusu alındı. Tümör rezeksiyonu sonrası, risk ve lenf nodu tutulumuna göre boyun diseksiyonu yapılmış olan veya yapılmamış olan olgular; yaş, cinsiyet, tümör büyüklüğü ve yapılan boyun diseksiyonu tipine göre incelendi.
BULGULAR: Ameliyat edilenlerde 74 olgu T1-2N0 evresinde idi ve bunların 30’una elektif lenf nodu diseksiyonu uygulandı ve bu 30 hastanın altısında metastaz saptandı. Olguların 51’ine elektif lenf nodu diseksiyonu uygulandı ve bunların 23’ünde metastaz saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alt dudak skuamöz hücreli karsinomları relatif olarak iyi prognoza sahip olmasına rağmen, rejyonel lenf nodu metastazı sağkalım oranını belirgin şekilde düşürür. Okkült metastazları saptamak ve geç dönem lenf nodu metastazlarını önlemek için, seçilmiş olgularda sentinel lenf nodu biyopsisi ya da supraomohiyoid lenf nodu diseksiyonları akılda tutulması gereken işlemlerdir.
INTRODUCTION: Squamous cell carcinoma (SCC) is the most common lip carcinoma and nodal status is the single most important prognostic factor. Though surgery is the first choice of treatment in early-stage cases, elective neck dissection to treat an eventual occult metastasis is still a matter of discussion.
METHODS: A total of 96 patients with lower lip SCC who were operated on in a single clinic between January 2005 and July 2017 were included in this study. Patients who did and did not undergo elective neck dissection after tumor resection according to risk and nodal status were studied in terms of age, gender, tumor size, and neck dissection type.
RESULTS: Among 96 patients, 74 were classified as T1-2N0 according to the American Joint Committee on Cancer staging system, and 30 underwent elective neck dissection. Among these 30 patients, 6 were diagnosed with metastasis. A total of 51 of the 96 members of the study group underwent elective supraomohyoid neck dissection. In all, 23 patients were diagnosed with metastasis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lower lip SCC is a cancer with a relatively good prognosis, but regional lymph node metastasis decreases the survival rate substantially. In selected cases, staging the tumor via supraomohyoid neck dissection or sentinel lymph node biopsy is adequate to detect occult metastasis and prevent late lymph node metastasis.

14.Laparoscopic Appendectomy for Acute and Perforated Appendicitis: A Comparative Analysis
Mustafa Celalettin Haksal, Nuri Okkabaz
doi: 10.14744/scie.2018.75537  Pages 69 - 72
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı akut komplike olmamış apandisitler ile perfore apandisitlerde laparoskopinin kısa dönem sonuçlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akut apandisitler tanısıyla laparoskopik apendektomi uygulanmış tüm hastaların kayıtları geriye dönük olarak derlendi. Akut ve perfore apandisit gruplarında demografik veriler, operasyon değişkenleri ve ameliyat sonrası komplikasyon oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Toplam 155 hastanın 130’unda (77 [%59.2] erkek, ortanca yaş: 32 [16–72]) akut apandisit saptanmış olup 25 hastada (15 [%60.0] erkek, ortanca yaş: 39 [17–84]) perfore apandisit saptandı. Operasyon süreleri ve hastanede kalış süreleri akut apandisit için 45 (20–105) dakika ve bir (1–6) gün olup perfore apandisit grubunda 60 (20–155) dakika ve iki (1–16) gün idi. Toplam komplikasyon oranları perfore apandisit grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Seçilmiş perfore apandisit olgularında laparoskopik apendektomi uygulanabilir.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to compare the short-term outcomes of laparoscopically operated uncomplicated acute appendicitis and perforated appendicitis.
METHODS: Laparoscopically operated uncomplicated acute and perforated appendicitis were screened, retrospectively. Demographics, operative variables, and postoperative complication rates were compared between the groups.
RESULTS: Among 155 patients, acute appendicitis was found in 130 patients (77 [59.2%] male; median age, 32 [16–72]), while 25 patients (15 [60.0%] male; median age, 39 [17–84]) had perforated appendicitis. The duration of the operation and hospitalization period were 45 (20–105) minutes and 1 (1–6) day, respectively, in the acute appendicitis group, and 60 (20–155) minutes and 2 (1–16) days, respectively, in the perforated group. Total complication rates were statistically significantly higher in the perforated group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic approach can be applied in selected cases of perforated appendicitis.

15.Preoperative Endoscopic Stent Application for Bridging or Palliative Purposes in Obstructive Left Colon and Rectal Tumors
Selçuk Kaya, Önder Altın
doi: 10.14744/scie.2019.02418  Pages 73 - 76
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif sol kolon ve rektum kanseri nedeniyle endoskopik bağırsak stent uyguladığımız hastaların sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016–Aralık 2017 tarihleri arasında obstrüktif sol kolon ve rektum tümörü nedeniyle endoskopik stent girişiminde bulunulan hastalar geriye dönük olarak irdelendi. Hastaların demografik özellikleri, ostrüksiyonun lokalizasyonu, endikasyon, uygulamanın teknik ve klinik başarısıyla birlikte mortalite ve morbidite oranları değerlendirildi.
BULGULAR: Stent uygulaması planlanan 14 hastanın 12’sinde başarı sağlandı (%85.7). Olguların sekizine elektif ameliyat için köprüleme, dördüne ise palyasyon amaçlı stent yerleştirildi. Palyatif amaçlı stentleme yapılan bir hasta stent uygulamasından üç ay sonra stentin proksimalinden perfore olduğu gözlendi ve bu hastaya Hartmann ameliyatı yapıldı. Teknik ve klinik başarı oranımız sırasıyla %85.7 ve %91.7 idi. Stent uygulamasına bağlı mortalite gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kendiliğinden genişleyen metalik stent (SEMS) uygulaması ileri evre obstrüktif kolorektal tümörü olan hastalara gerek palyatif tedavi gerekse de elektif küratif cerrahi şansı vermesi nedeniyle acil cerrahi girişimlere alternatif güvenli ve etkili bir tedavi metodu olarak görülmektedir.
INTRODUCTION: The outcomes of endoscopic enteral stent applications in left colon or rectal cancers were evaluated.
METHODS: All patients who received stent application between January 2016 and December 2017 for obstructive left colon and rectal cancers were retrospectively evaluated. Demographic data, obstructed side, indications, technical and clinical success of the procedure, and also mortality and morbidity rates were recorded.
RESULTS: Stents were successfully placed in 12 (85.7%) out of 14 cases. Eight cases received stents for bridge to elective surgery, whereas four had stents for palliative purposes. In one of the palliative cases, Hartman procedure was applied due to perforation at the proximal side of the stent after 3 months. The technical and clinical success rates were 85.7% and 91.7%, respectively. There was no mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Application of self-expanding metallic stent in patients with advanced stage obstructive colorectal cancer may be an alternative method compared with emergency surgeries. It can be safely and effectively performed and offers opportunities for palliative treatments and elective surgeries.

16.Role of Gender in the Quality of Life and Functional Status in Stroke Patients with Urinary Incontinence
Başak Bilir Kaya, Selin Süslü
doi: 10.14744/scie.2019.03521  Pages 77 - 82
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma inmeli hastalarda görülen üriner inkontinansın (Üİ) yaşam kalitesi ve fiziksel fonksiyona etkisinde cinsiyetin rolünü belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran–Ağustos 2018 tarihleri arasında bir kamu fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesinde yatan ve polikliniğe başvuran, inme ve Üİ tanısı almış 64’ü kadın, 64’ü erkek olmak üzere toplam 128 hasta ile yapıldı. Veriler yapılandırılmış soru formu, SF-36 yaşam kalitesi ölçeği ve Barthel İndeksi ile toplandı.
BULGULAR: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması, kadın 62±15.33, erkek 58.77±16.10 yıl idi. Üİ sıklığı, kaçırılan idrar miktarı, idrar kaçırma durumunda ne kullanıldığı ve Üİ nedeniyle bir sağlık kurumuna başvurmada cinsiyetlere göre anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05) hastaların ped kullanma durumları ile yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Üİ ve ilgili bazı özelliklere göre SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği alt boyutlarından alınan puanlara bakıldığında; Üİ sıklığına göre olguların SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği “Fiziksel Sağlık” ve ‘’Mental Sağlık’’alt boyutundan aldıkları puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada Üİ’nin inmeli hastanın yaşam kalitesini etkilemesinde cinsiyetin rolü olup olmadığı araştırılmış ve Üİ’nin cinsiyetten bağımsız olarak hastaların yaşam kalitesini, fiziksel, sosyal, ev, iş ve aile yaşantısını olumsuz yönde etkilediği belirlenmiştir.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the role of gender in the impact of urinary continence (UI) on the quality of life and physical functioning in stroke patients with UI.
METHODS: This study included 128 stroke patients (64 male, 64 female) with UI and was conducted in the inpatient and outpatient clinics of a public rehabilitation hospital in June,July, and August 2018. Patients were asked to fill a structured questionnaire for colllection of demographic data and incontinence properties, SF-36 for evaluation of quality of life, and Barthel Index for evaluation of functional capacity.
RESULTS: Mean ages of the male and female patients included in the study were 62±15.33 and 58.77±16.10 years, respectively. There was no statistically significant difference between genders for UI frequency, urine quantity, materials used for UI, and application to an healthcare institute for UI (p>0.05). Use of sanitary pads for UI was associated with decreased quality of life (p<0.05). There was a statistically significant difference between UI frequency and the “Physical Health” and “Mental Health” subdimension scores of SF-36 (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Independent of gender, UI negatively affects the quality of life and social, work, and family life in stroke patients.

REVIEW
17.Current Approach to Primary Immunodeficiency Diseases
Öner Özdemir
doi: 10.14744/scie.2019.29290  Pages 83 - 90
Primer immnün yetersizlik hastalıkları (PİYH) insan bağışıklık sisteminin değişik bileşenlerindeki bozukluklar sonucu oluşan kalıtsal bozukluklardır. Günümüzde 330’dan daha fazla PİYH tanımlanmıştır ve bunların 320’den fazlasının moleküler (genetik) temelleri bilinmektedir. Primer immün yetersizlikler 9 farklı grupta (antikor-humoral-yetersizlik, kombine (T ve B hücre) immün yetersizlik, doğal/intrensek yetersizlikler, fagositik, kompleman sistem bozuklukları, sendromik immün yetersizlikler, immün disregülasyon hastalıkları, otoenflamatuvar bozukluklar, PİY fenokopileri) incelenebilirler. PİYH grubu içinde primer antikor eksiklikleri en sık rastlanan gruptur ve PİYH’nin yaklaşık yarısından fazlasından sorumludur. Doğuştan primer immün yetersizlikler geç başlangıçlı olarak artan oranda tanınmasına rağmen, tipik olarak yaşamın erken döneminde belirti verirler. Hastalığa yakalananlar klinik olarak genellikle tekrarlayan, ciddi enfeksiyonlar veya değişik otoimmün veya diğer hastalıkları taklit eden klinik tablolarla karşımıza çıkar. Doğuştan immün yetersizliklerin erken teşhisi hastanın özel tedavi merkezlerine yönlendirilmesi, transplantasyonu dâhil en uygun tedavinin bir an önce başlaması ve ve daha uzun yaşam şansı için önem arz etmektedir. Bu yazıda, immün yetersizliği düşündüren tipik klinik bulgular ve/veya enfeksiyonlarla karşılaşan klinisyen için en sık görülen PİYH’lerin araştırılmasında istenecek en uygun laboratuvar incelemeleri genel bir yaklaşım içinde anlatılmaktadır.
Primary immunodeficiency diseases (PIDD) are inherited disorders resulting from defects in diverse elements of the human immune system. Currently, more than 330 PIDDs have been described, and the molecular (genetic) bases for more than 320 of them are known. PIDD can be divided into nine different groups, including antibody (humoral) deficiencies, innate/intrinsic deficiencies, phagocytic system deficiencies, complement component deficiencies, combined (T and B cells) immunodeficiencies, syndromic combined immunodeficiencies, immune dysregulation disorders, autoinflammatory diseases and phenocopies of PIDD. In the PIDD group, primary antibody deficiencies are the most common group, and approximately 50% of patients with PIDD fall into this group of deficiencies. Congenital primary immunodeficiencies typically appear early in life, although late onset is gradually more identified. Affected patients usually present clinically with recurrent/ severe infections, or clinical pictures resembling various autoimmune or other diseases. An early diagnosis of congenital immunodeficiencies is necessary for transfer to specialized medical centers, and prompt commencement of the optimal treatment, including transplantation and enhanced outcomes. In this review, a general approach is described for the investigation of the most common groups of PIDD, outlining the most appropriate laboratory investigations when the clinician comes across typical clinical pictures and/or infections suggesting immunodeficiency.

CASE REPORT
18.Neurological Complication Leading to Mortality After CyberKnife Radiosurgery for Hypothalamic Hamartoma
Gökhan Yaprak, Ahmet Kasım Kılıç, Naciye Işık, Özgür Ozan Şeşeoğulları
doi: 10.14744/scie.2018.57338  Pages 91 - 93
Hipotalamik hamartomlar epileptogenezde rolü olan ve çoğunlukla epileptik nöbetlerle kendini gösteren doğumsal anomalilerdir. Hipotalamik hamartomlarda sterotaktik radyocerrahi, mikrocerrahi rezeksiyon, endoskopik kopukluk, radyofrekans termokoagülasyon tedavi opsiyonlarıdır. Bu yazıda fatal seyreden CyberKnife ile tedavi edilmiş hipotalamik hamartom hastası sunuldu.
Hypothalamic hamartomas (HHs) are congenital abnormalities. They are mostly marked by epileptic seizures and shown in epileptogenesis. Stereotactic radiosurgery (RS), microsurgical resection, endoscopic disconnection, and stereotactic radiofrequency thermocoagulation are considered as treatment options. Here we present a case of a patient with HH who was treated by CyberKnife RS and had a fatal course.

19.Videothoracoscopic Right Pneumonectomy for Destroyed Lung
İlker Kolbaş, Çağatay Tezel, Serdar Evman, Serkan Bayram, Volkan Baysungur
doi: 10.14744/scie.2019.85520  Pages 94 - 96
“Harap akciğer” terimi; kronik enfeksiyöz veya enflamatuvar bir hastalığın neden olduğu, akciğer parankiminin yaygın harabiyeti için kullanılır ve literatürde bildirilen, harap akciğer oluşumuna yol açan en sık nedenler tüberküloz ile bronşektazidir. Kronik enflamasyona bağlı yoğun fibrozis veya toraks kavitesinin küçülmesi, bu olgularda videotorakoskopik yaklaşımın önündeki en önemli problemdir. Kırk iki yaşında kadın hasta altı aydır devam eden hemoptizi şikayeti ile kliniğe başvurdu. Bilgisayarlı toraks tomografisinde sağ akciğerde yaygın bronşektazi ve parankim harabiyeti izlendi. Hastaya iki portlu videotorakoskopik yöntemle sağ pnömonektomi uygulandı. Geleneksel torakotomi uygulanan hastalarda bile yapışıklıkların ayrılması ve damar diseksiyonunun zor olduğu harap akciğer olgusunda, hızla gelişen torakoskopik cerrahi tekniğin güvenli bir şekilde kullanılabileceği göstermeyi amaçladık. Olgumuzu intraoperatif zorluklara değinmek amacıyla sunuyoruz.
Destroyed lung is a term used when there is disseminated destruction of the lung parenchyma caused by a chronic infectious or inflammatory pulmonary disease. Tuberculosis and bronchiectasis are the most common causes of destroyed lung described in the literature. The main hindrances to use of a videothoracoscopic (VATS) surgical approach in these cases are dense fibrotic adhesions or additional shrinkage of the thoracic cavity as a result of chronic inflammation. A 42-year-old woman presented with the complaint of intervals of hemoptysis, which had been ongoing for 6 months. Thorax computed tomography showed generalized bronchiectasis and parenchymal destruction in the right lung. A right pneumonectomy was performed via the 2-port VATS technique. This case was presented in order to demonstrate that even during a thoracotomy with adhesiolysis and difficult vessel dissection, VATS resection can be performed safely, and to highlight some of the potential intraoperative difficulties.

20.A Rare Cause of Multiple Pulmonary Nodules: Computed Tomography Features of Benign Metastasizing Leiomyoma
Serdar Aslan, Muzaffer Elmalı
doi: 10.14744/scie.2018.29484  Pages 97 - 99
Benign metastaz yapan leiomiyoma (BML), miyometriyal düz kas içeren metastatik odakları tanımlar. En sık akciğerlerde görülür ve multipl pulmoner nodüllerin nadir nedenleri arasındadır. Pulmoner BML (PBML) sıklıkla semptomsuzdur ve başka nedenlerle yapılan çekilen gögüs grafilerinde tesadüfen saptanır. Uterus miyomatozis ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Biz bu olgu sunumumuzda üç yıl önce miyomatozis nedeniyle histerektomi yapılan semptomsuz PBML olgusunun toraks bilgisayarlı tomografi bulgularını sunmayı amaçladık.
Benign metastasizing leiomyoma (BML) defines metastatic foci containing the myometrial smooth muscle. It is most commonly found in the lungs and is among the rare causes of multiple pulmonary nodules. Pulmonary BML (PBML) is often asymptomatic and is detected incidentally on chest radiographs taken for other reasons. PBML has been reported to be associated with uterine myomatosis. In this case report, we aimed to present chest computed tomography findings of asymptomatic PBML in a case of hysterectomy performed due to myomatosis 3 years ago.

LookUs & Online Makale