ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SCIE: 28 (2)

Volume: 28  Issue: 2 - 2017

RESEARCH ARTICLE
1.Acute Histopathological Response of Renal Tissues After Varied Fractionated Abdominal 12 Gy Irradiation In Rats
Hakan Akdere
doi: 10.14744/scie.2017.93276  Pages 77 - 81
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız aralıklı verilen fraksiyone doz radyoterapinin böbrek hasarına etkisini incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sıçanlarda 6 gruba randomiz edildi: Grup 1: Kontrol; sham radyoterapi (n=5); Grup 2: Hipo-fraksiyone total abdominal radyoterapi (TAR); total 12 Gy (2 günde 2 fraksiyon) (n=4); Grup 3: Hipo-fraksiyone TAR; total 12 Gy (3 günde 3 fraksiyon; n=6); Group 4: Hipo-fraksiyone TAR; total 12 Gy (4 günde 4 fraksiyon; n=6); Group 5: konvansiyonel ayırma ile TAR; total 12 Gy (6 günde 6 fraksiyon; n=6); ve Group 6: konvansiyonel ayırma ile TAR; total 12 Gy (7 günde 7 fraksiyon; n=6).

BULGULAR: Hipofraksiyone gruplar 3 ile 4 (2.66±0.51) ve grup 5 ile 6 (1.83±0.40) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmezken grup 2 (3.75±0.51) ile grup 3–4 ve grup 5–6 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmamız hipo-fraksiyone total abdominal radyoterapini, böbreklerde akut doku hasarına konvansiyonel radyoterapiye göre daha belirgin şekilde yol açtığını göstermiştir.

INTRODUCTION: The aim of the present study was to evaluate the effect of fraction dose irradiation on kidney damage due to scattered radiation.
METHODS: Rats were randomized into 6 groups. Group 1: Control group, a sham irradiation (n=5); Group 2: Hypofractionated total abdominal irradiation (TAI), total of 12 Gy (2 fractions in 2 days) (n=4); Group 3: Hypofractionated TAI, total of 12 Gy (3 fractions in 3 days; n=6); Group 4: Hypofractionated TAI, total of 12 Gy (4 fractions in 4 days; n=6); Group 5: TAI with conventional fractionation, total of 12 Gy (6 fractions in 6 days; n=6); and Group 6: TAI with conventional fractionation, total of 12 Gy (7 fractions in 7 days; n=6).
RESULTS: There was no statistically significant difference (p>0.05) between the hypofractionated group sets of Groups 3-4 (2.66±0.51) and 5-6 (1.83±0.40). However, a statistically significant difference was found in the comparison between Group 2 (3.75±0.51) and the group sets of Groups 3–4 and 5–6 (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study demonstrated that hypofractionated TAI leads to more prominent acute tissue damage in the kidneys than does conventional irradiation.

2.Atypia of Undetermined Significance in Thyroid Fine-Needle Aspiration Cytology: Pathological Evaluation and Risk Factors for Malignancy
Şafak Akın, Nafiye Helvacı, Neşe Çınar, Sevgen Önder, Miyase Bayraktar
doi: 10.14744/scie.2017.54926  Pages 82 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile ince iğne aspirasyon sitoloji sonucu önemi belirsiz atipi olan ve cerrahi uygulanan hastaların patoloji sonuçlarının incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2007-Aralık 2013 tarihleri arasında ince iğne aspirasyon sitoloji sonucu önemi belirsiz atipi olan ve cerrahi uygulanan 55 hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak analiz edildi. Yaş, cinsiyet, nodüllerin yer ve büyüklüğü, ultrasonografik bulguları ve nihai patolojik sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 44 kadın hasta ve 11 erkek hasta değerlendirildi. Patolojik değerlendirmede 55 olgunun 27'sinde (% 49.1) malignite tanısı kondu, 28'inde (% 50.9) benign lezyon saptandı. Hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analiz, yalnızca ultrasonografik bulguların malign patolojiyle ilişkili olduğunu gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Önemi belirsiz atipi sitolojisine sahip hastalarda malignite riskinin ilk değerlendirmede belirlenmesi ve yüksek riskli hastaların cerrahiye gönderilmesi önemlidir. Bu çalışmada hastalarımızın pre-operatif malignite riski yüksekti ve bu nedenle patolojik sonuçlarımızda malignite daha yüksek tespit edildi.
INTRODUCTION: This study was performed to analyze the surgical pathology results of thyroid fine-needle aspiration (FNA) cytology categorized as atypia of undetermined significance (AUS).
METHODS: A retrospective analysis of 55 patients who underwent thyroid surgery between December 2007 and December 2013 as a result of a diagnosis of AUS cytology from FNA. Patient age and gender, site and size of the nodules, ultrasonographic findings, and final pathological results were analyzed.
RESULTS: A total of 44 female patients and 11 male patients were included in this study. Among the 55 cases, 27 (49.1%) had final diagnosis of malignancy and 28 (50.9%) had benign lesions according to pathological evaluation. Both univariate and multivariate analysis revealed that only ultrasonographic finding of suspected malignancy was associated with malignant pathology.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The risk for malignancy should be determined in the initial stage and high-risk patients with cytology classified as AUS should be recommended for surgery. In this study, the patients had a high preoperative risk of malignancy; thus, our pathological results had a high rate of malignancy.

3.Comparative Analysis of Minimally Invasive Microductectomy Versus Major Duct Excision in the Diagnosis and Treatment of Patients with Pathological Nipple Discharge
Kenan Çetin, Hasan Ediz Sıkar, Metin Kement, Muhammet Fikri Kündeş, Mehmet Eser, Ersin Gündoğan, Levent Kaptanoğlu, Nejdet Bildik
doi: 10.14744/scie.2017.10846  Pages 87 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Patolojik meme başı akıntısı nedeni ile tanı ve tedavi amaçlı mikroduktektomi yapılan hastalar ile majör duktus eksizyonunu(MDE) yapılan hastaları karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2011 ile Ekim 2015 tarihleri arasında, kliniğimizde patolojik meme başı akıntısı sebebiyle opere edilen hastalar dahil edildi. Veriler, hasta dosyaları incelenerek geriye dönük olarak toplandı. Hastalar yapılan cerrahi işleme göre iki gruba ayrıldı (mikrodukdektomi yapılan hastalar Grup Mikro, MDE yapılan hastalar ise Grup Majör). Çalışmamızda incelenen veriler, hastaların demografik özellikleri, akıntının karakteri, ameliyat öncesi görüntüleme bulguları, ameliyat öncesi sitolojik bulgular, ameliyat sonrası patolojik bulgular ve takip sonuçları şeklinde idi.
BULGULAR: Toplam 78 hastanın 57’sine mikroduktektomi, 21’ine ise MDE uygulandı. Çalışmamızda her iki grupta da en sık saptanan lezyonlar atipi içermeyen papillamatöz lezyon veya lezyonlardı(sırasıyla,n=8,%38,1 ve n=26,%45,6). Çalışmamızda toplam 17(%21,8) hastada malignite potansiyeli taşıyan(atipik duktal hiperplazi, atipi içeren papillamatoz lezyon/lar, DCIS, intraduktal papiller karsinom) lezyon tespit edildi. Her ne kadar Grup Majör’de malignite potansiyeli taşıyan lezyonlu hasta sayısı Grup Minör’e oranla fazla bulunmuş olsada(n=11,%28,6 karşın n=6,%19,3) aradaki fark istatistiksel olarak anlamlılık göstermedi(p=0,3).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meme başı akıntılarının tanısında klasik görüntüleme yöntemleri ve sitoloji yeterli olmayıp negatif olsalar dahi hastalara cerrahi önerilmelidir. Seçilecek cerrahi prosedür mikroduktektomi veya major duktus eksizyonu olabilir. Nitekim bizim çalışmamızda da her iki prosedürün malignite tespit etme oranları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır.
INTRODUCTION: The present study is a comparison of results in patients with pathological nipple discharge (PND) who underwent microductectomy and those who underwent major duct excision (MDE).
METHODS: This study included patients who underwent surgery in the clinic due to PND between October 2015 and October 2011. Data were collected via retrospective chart review. The patients were divided into 2 groups according to the type of surgery (Group Micro and Group Major). The demographic characteristics of the patients, the character of the discharge, preoperative imaging findings, preoperative cytological findings, postoperative pathological findings, and follow-up results were analyzed.
RESULTS: The records of a total of 78 patients were examined. Group Micro comprised 57 patients, and 21 were included in Group Major. The most frequently observed lesion in both groups was papillomatous lesion without atypia (Group Major: n=8, 38.1% and Group Micro: n=26, 45.6%). Premalignant lesion was detected in 17 patients (atypical ductal hyperplasia, papillomatous lesion with atypia, ductal carcinoma in situ, intraductal papillary carcinoma). Although the number of patients with a premalignant lesion in Group Major was greater than that seen in Group Minor, the difference was not significant (n=11, 19.3% and n=6, 28.6%, respectively; p=0.3).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conventional imaging and cytology techniques are usually insufficient in the diagnosis of PND. Therefore, surgery is frequently required in these patients. Microductectomy or MDE may be selected as the preferred surgical procedure. In this study, the results of the 2 procedures were found to be similar.

4.The Effects of Steroid Therapy on Bone and Eyes in Children with Nephrotic Syndrome
Serap Genç Yüzüak, Bülent Ataş
doi: 10.14744/scie.2017.59862  Pages 93 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada uzun süreli steroid kullanımının göz ve kemik üzerine olan komplikasyonlarının erken dönemde tanı konularak, gerekli tedbirlerin alınması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde Haziran 2006- Mayıs 2011 tarihleri arasında Minimal Lezyon Hastalığı nedeniyle steroid tedavisi alan Nefrotik Sendromlu hastalarda retrospektif olarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 56 hasta alındı. Hastaların ortalama tanı yaşı 4,2±2,3 idi. Hastalar steroid kullanım sürelerine göre 3 grup halinde incelendi. Grup 1 remisyonda olup son 1 yıl içinde steroid tedavisi almayanlar, grup 2 remisyonda olup son 1 yıl içinde steroid tedavisi alanlar, grup 3 aktif nefrotik fazda olup halen steroid tedavisi alanlar olarak tanımlandı. Üç grup biyokimyasal parametreler (serum üre, kreatin, kalsiyum, fosfor, magnezyum, alkalenfosfataz, parathormon, osteokalsin, D vitamini, trigliserit) açısından karşılaştırıldı, anlamlı fark bulunmadı. Grup 3’ te spot idrar kalsiyum/kreatinin ve protein/kreatinin oranı grup 1 ve 2 den daha yüksek saptandı. Üç grup göz üzerine olan yan etkiler açısından karşılaştırıldı, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.715).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pediatristler, küçük yaşta steroid kullanan hastaların izleminde katarakt oluşum riski ve kemik metabolizması üzerine etkileri açısından dikkatli olmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate complications of long-term steroid usage on the eyes and bone metabolism, which can be detected at early stage, and to encourage the necessary precautions.
METHODS: This retrospective study was performed with data of patients who took steroid therapy for nephrotic syndrome and were followed up between June 2006-May 2011 at Necmettin Erbakan University.
RESULTS: Fifty-six patients were included in this study. The mean age of the patients was 4.2±2.3 years. The patients were examined in 3 groups according to steroid therapy. Group 1 was defined as patients who had not received steroids in the past year and who were in the remission stage, Group 2 comprised patients who had received steroids in the last year and who were in the remission stage, and Group 3 was made up of patients who were in the active nephrotic period and had received steroids. In terms of biochemical parameters (serum urea, creatinine, calcium, phosphorus, magnesium, alkaline phosphatase, parathyroid hormone, osteocalcin, vitamin D, triglycerides), there was no statistically significant difference between the 3 groups. Group 3 had a higher ratio of calcium/creatinine and protein/creatinine in spot urine than Groups 1 and 2. Of 56 patients, 40 patients had eye examinations. There was no statistically significant difference determined in terms of side effects of steroid treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pediatricians should be very careful while following up the children who use steroids at a young age due to the possibility of cataract development and side effects on bone metabolism.

5.Evaluation of the Relationship Between Insulin Resistance and Selenoprotein P in Patients with Polycystic Ovary Syndrome
Ayşenur Özderya, İbrahim Yılmaz, Şevin Demir, Şule Temizkan, Mehmet Sargın, Mehmet Ali Ustaoğlu, Kadriye Aydın
doi: 10.14744/scie.2017.87597  Pages 99 - 104
GİRİŞ ve AMAÇ: Polikistik over sendromu (PKOS) doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen ve insülin direnci (IR) ile karakterize bir bozukluktur. Selenoprotein P(SeP) de, insülin direnciyle ilişkili bir hepatokindir. Bu çalışmada PKOS’da SeP düzeylerini belirlemeyi ve IR ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 27 hastayla yaş ve vücut kitle indeksi (VKI) eşleştirilmiş 27 sağlıklı kontrolün demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri değerlendirildi. IR ve serbest androjen indeksi (FAI) hesaplandı. SeP ile biyokimyasal ve antropometrik parametrelerin korelasyonu yapıldı.
BULGULAR: Hasta ve kontroller arasında açlık insülini ve HOMA-IR anlamlı farklıyken (her iki p<0.05), SeP düzeyleri benzerdi (sırasıyla, 1.05±0.7ng/mL ve 1.61±1.9ng/mL, p=0.7). Her iki grupta da SeP ile HOMA-IR arasında korelasyon saptanmadı. PCOS grubunda SeP ile bel çevresi arasında negatif korelasyon mevcutken (p=0.03, r=-0.485), kontrol grubunda izlenmedi. Kontrol grubunda ise SeP ile VKI ve yağ yüzdesi arasında negatif korelasyon mevcutken (sırasıyla r=-0.506, p=0.007 ve r=-0.643, p=0.024), PCOS grubunda izlenmedi. Ayrıca hastalarda testosteron ile SeP arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (r=0,456, p=0,017).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hasta ve kontroller arasında SeP düzeyleri benzer bulundu ve PKOS’da SeP ile IR arasında bir ilişki saptanmadı. Ancak PKOS'da SeP’nin bel çevresi ve testosteron ile korelasyonu olası bir metabolik ilişkiyi akla getirmektedir.
INTRODUCTION: Polycystic ovary syndrome (PCOS) is the most frequently seen disorder in women of childbearing age, and is characterized by insulin resistance (IR). Selenoprotein P (SeP) is a hepatokine associated with IR. The aim of the present study was to determine SeP levels in PCOS and to investigate its relationship to IR.
METHODS: A total of 27 patients and 27 age- and body mass index (BMI)-matched healthy controls were included in the study. Demographic data, anthropometric measurements, and biochemical parameters were evaluated. IR and free androgen index were calculated. Analysis of the correlation of biochemical and anthropometric parameters with SeP was performed.
RESULTS: There was a significant difference in the mean fasting insulin and homeostasis model assessment of insulin resistance (HOMA-IR) between patients and controls (both p<0.05), while the SeP level was similar (1.05±0.7ng/mL, 1.61±1.9ng/mL, respectively; p=0.7). There was no correlation between SeP and HOMA-IR in either group. There was a negative correlation between SeP and waist circumference (WC) in the PCOS group (p=0.03; r=-0.485), but not in the control group. In the control group, there was a negative correlation between SeP and BMI and fat percentage (r=-0.506, p=0.007; r=-0.643, p=0.024, respectively), but not in the PCOS group. In addition, there was a significant positive correlation between testosterone and SeP in the patients (r=0.456; p=0.017).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The SeP level was similar in patients and controls, and there was no correlation between SeP and IR in the PCOS group. However, the correlation of SeP with WC and testosterone in PCOS suggests a possible metabolic relationship.

6.Histological Subtyping of Lung Carcinomas: From the Targeted Therapy Perspective
Dilek Ece, Yasemin Özlük, Pınar Fırat, Dilek Yılmazbayhan
doi: 10.14744/scie.2017.65872  Pages 105 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: İnce iğne aspirasyon örneklerinde akciğerin küçük hücreli dışı karsinomlarının histolojik alt tiplerini belirlemede sitomorfolojik karakteristiklerin ve immünhistokimyasal belirleyicilerin önemini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Arşiv kayıtlarından transtorasik ince iğne aspirasyonu ile küçük hücreli dışı karsinom tanısı alan ve cerrahi rezeksiyon uygulanan 73 hastaya ait örnekler çalışmaya dahil edildi. Sitolojik örnekler skuamöz hücreli karsinom ve adenokarsinom için tanımlanan sitomorfolojik özellikler açısından tekrar gözden geçirildi ve immünhistokimyasal incelemenin histolojik alt tiplendirmeye katkısı değerlendirildi.
BULGULAR: Sitomorfolojik değerlendirmede skuamöz hücreli karsinom için keratinize lamellar sitoplazma, dens-hiperkromatik nükleus ve pleomorfik-poligonal hücrelerin; adenokarsinom için ise tek tabakalı örtüler ve nükleositoplazmik polaritenin %60 üzerinde sensitivite, spesifisite ve pozitif prediktif değere sahip olduğu gözlendi. İmmünhistokimyasal incelemede; TTF-1 antikorunun adenokarsinom için sensitivitesi %63, spesifisitesi %93; P63 ve CK5/6 antikorlarının skuamöz hücreli karsinom için sensitivite ve spesifisiteleri sırasıyla %73, %64 ve %82, %96 olarak gözlendi. Tümörün hücre blokları ve rezeksiyon materyallerinde gözlenen immünhistokimyasal uyumu %94 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akciğerin özellikle az diferansiye küçük hücreli dışı karsinomlarında immünhistokimyasal inceleme histolojik alt tiplendirmede yardımcı bir yöntemdir. Hücre bloğu tümörün immünprofilini yansıtan güvenilir bir tekniktir. Dolayısıyla aspiratın bir kısmının hücre bloğu hazırlanmak üzere ayrılması histolojik alt tiplendirmede yardımcı olurken, özellikle adenokarsinomlarda moleküler çalışmalar için gerekli materyali sağlayacaktır.
INTRODUCTION: As a result of recent advances in therapies, the subtyping of non-small cell lung carcinomas (NSCLC) has become more important. This study was an evaluation of the use of cytomorphological characteristics and immunohistochemical markers to predict the subtype of NSCLC in fine-needle aspiration (FNA) material.
METHODS: Records of 73 cases of surgically resected NSCLC that had been preoperatively diagnosed with FNA biopsy were reviewed. Cytology specimens were reviewed for cytomorphological features of squamous cell carcinoma (SCC) and adenocarcinoma (AC), and the contribution of immunohistochemistry to histological subtyping was evaluated.
RESULTS: The sensitivity, specificity, and positive predictive values for keratinized lamellar cytoplasm and dense chromatin in SCC, and for flat sheets and nucleocytoplasmic polarity in AC were more than 60%. Immunohistochemical analysis revealed 60% sensitivity and 93% specificity for thyroid transcription factor 1 in AC. P63 and cytokeratin 5/6 had 73% and 64% sensitivity and 78% and 96% specificity, respectively, in SCC. The immunohistochemistry results of the cell blocks and the resection material demonstrated 94% conformity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Immunohistochemistry is helpful in subtyping NSCLC, including poorly differentiated tumors. The cell block method of representing the immune profile of the tumors was found to be reliable.

7.Relationship Between Obsessive Beliefs, Suicidal Ideation, and Biological Rhythm in Patients with Depressive Disorder
Meltem Puşuroğlu, Bülent Bahçeci, Fatmagül Helvacı Çelik, Kader Semra Karataş, Çiçek Hocaoğlu
doi: 10.14744/scie.2017.05925  Pages 111 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda depresif bozukluklu hastalarda obsesif inanışların, intihar düşüncesi ve biyolojik ritm ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 100 hasta ve 100 kontrol grubu alınmıştır. Bu kişilere Hamilton Depresyon Ölçeği, İntihar Davranışı Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği, Biyolojik Ritm Ölçeği uygulanmıştır. Veriler SPSS 22.0 programında incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmada depresif bozukluklu hastalarda daha yüksek obsesif inanışlar düzeyi bulunmuştur. Aynı şekilde obsesif inanışlar ve intihar ile biyolojik ritm arasında da pozitif bir ilişki saptanmıştır. Ancak çalışmada obsesif inanışlar ve intihar düşüncesi arasında ilişki saptanamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız depresif hastaların obsesif inanışları ve biyolojik ritmleri arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to examine the relationship between obsessive beliefs, suicide behavior, and biological rhythm in patients with depressive disorder.
METHODS: A total of 100 patients and 100 controls were included in the study. The Hamilton Depression Rating Scale, the Suicide Behaviors Questionnaire, the Obsessive Beliefs Questionnaire, and the Biological Rhythms Interview of Assessment in Neuropsychiatry were used to assess the participants. Statistical analysis was performed using IBM SPSS Statistics for Windows, Version 22.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA).
RESULTS: A higher level of obsessive belief was found in the depressive disorder patients compared with the control group. A positive relationship was determined between obsessive beliefs and suicide behavior and biological rhythm, but no relationship was seen between obsessive beliefs and suicide.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study results indicate that there is a relationship between the obsessive beliefs of depressive patients and their biological rhythm.

8.Effects of Sociodemographic Characteristics, Chronic Disease, and Surgery Frequency: Konya Sample
Mehmet Ali Eryılmaz, Selma Pekgör, Nergis Aksoy, Recep Demirgül, Ömer Karahan
doi: 10.14744/scie.2017.45548  Pages 117 - 123
GİRİŞ ve AMAÇ: Konya toplumunda kronik hastalık ve geçirilmiş operasyon sıklığının tespit edilmesi ve toplumun sosyo-demografik özellikleri ile ilişkisinin tanımlanması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Konya il popülasyonunu temsil edecek şekilde, nüfus ağırlıklı sistematik tabakalı örnekleme yöntemi ile Konya merkez, ilçe ve köylerinden 49 yerleşim birimi seçildi. Ankette katılımcıların isim, yaş, cinsiyet, boy, kilo, meslek, yaşadığı yer, alışkanlıkları, kronik hastalıkları ve geçirdiği ameliyatlara ait bilgileri sorgulandı. Toplumun sosyo-demografik özellikleri ile kronik hastalık ve geçirilmiş operasyon sıklığı karşılaştırıldı.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 46±15.6 (2015) Bunların %14.5’ i kronik hastalık öyküsü tanımladı; Kronik hastalıklar; kadınlarda (p=0.007), 40 yaş üstünde (p=0.001), fazla kilolu veya obez olanlarda (p=0.001), ev hanımı veya çalışmayanlarda daha fazla (p≤0.001) idi. Çalışmaya dahil edilen kişilerden %39.40’ınde ameliyat öyküsü mevcuttu. Kırsalda yaşayanlar şehir merkezinde yaşayanlara göre daha fazla ameliyat olmuşlardı (p≤0.001). Çalışmaya dahil edilenlerin %28.10’ i tütün bağımlısı olarak belirlendi. Sigara kullanımı kronik bir hastalığı (p≤0.001) ve geçirilmiş ameliyatı olmayanlarda daha sıktı (p≤0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik hastalıkların kadınlarda, fazla kilolu-obezlerde ve ileri yaşlarda daha sık görüldüğü tespit edildi. Kadınlarda, ev hanımı veya çalışmayanlarda, kırsal kesimde yaşayanlarda, fazla kilolu-obezlerde ameliyat oranı daha yüksek bulundu.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the frequency of chronic illness and the surgical history of a Konya population and to define the relationship of that data to sociodemographic characteristics.
METHODS: In order to accurately represent the population of Konya province, 49 residential areas were chosen from the city center, districts, and villages using a systematic, stratified, population-based sampling method. A total of 2015 residents were surveyed. Age, gender, height, weight, occupation, address, habits, present illnesses, and past surgical history of the participants were recorded. The sociodemographic characteristics, chronic disease, and surgical history data of the population were analyzed.
RESULTS: The mean age of the participants was 46±15.64 years (2015). The percentage with a chronic illness was 14.6%. Chronic diseases were more frequently observed in women (p=0.007), those over 40 years of age (p=0.001), those who were overweight or obese (p=0.001), and those who were non-working or a housewife (p=0.000). Among the study group, 39.4% had a surgical history. Rural area residents had a higher rate of surgery (p=0.000). The percentage of smokers was 28.1%. Smoking was more common in those without a chronic disease (p=0.000) or surgical history (p=0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Chronic diseases were more common in women, the overweight or obese, and those of older age. Surgical history was significantly higher among those living in rural areas, women, and those who were non-working or a housewife.

9.The Use of the Pectoralis Major Muscle As An Island Flap on the Thoracoacromial Artery in Defects of the Head-Neck and Infraclavicular Area
Hakan Şirinoğlu, Gökhan Temiz, Arda Akgün, Ali Cem Akpınar, Gaye Taylan Filinte, Nebil Yeşiloğlu, Mehmet Bozkurt
doi: 10.14744/scie.2016.02223  Pages 124 - 129
GİRİŞ ve AMAÇ: Baş boyun ve infraklaviküler bölgedeki defektlerin onarımı plastik cerrahların sıklıkla uğraştığı bir konudur. Burada sıklıkla kullanılan fleplerden biri pektoral kas flebidir. Çalışmamızda konvansiyonel yöntemle baş boyun bölgesine taşınan pektoral kas flebinde görülen sorunların engellenmesi için kullanılan bir pektoral flep modifikasyonu sunulmaktadır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2010-2015 yılları arasında, baş boyun ve infraklaviküler bölgede mevcut doku defektleri nedeniyle opere edilen, ortalama yaşları 58.4 olan 22 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 14 tanesinde doku defekti boyun bölgesindeyken, 8 tanesinde infraklaviküler bölgedeydi.
BULGULAR: 13.2 aylık ortalama takip süresinin sonunda 22 hastada, kısmi veya tam flep kaybı saptanmamıştır. Infraklaviküler bölgenin onarımı için opere edilen hastalardan bir tanesinde lokal yara iyileşme problemleri saptanmış fakat konservatif yöntemlerle cerrahi gerekmeden tedavi sağlanmıştır. Bu hastalardan bir diğerinde ise flep altında hematom saptanmış ve hematom cerrahi olarak boşaltılmıştır. Boyun bölgesinin onarımı için pektoral ada flebi kullanan hastalarda ise 2 vakada saptanan lokal iyileşme problemleri dışında bir komplikasyon görülmemiş, ek cerrahi girişim gerekliliği oluşmamıştır. Hastaların tümünde yüksek memnuniyet oranı ile başarılı defekt onarımı sağlanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pektoral kas ada flebi tekniği, baş boyun ve infraklaviküler bölge defektlerinin onarımında güvenle ve düşük morbidite avantajıyla kullanılabilecek bir flep seçeneğidir.

INTRODUCTION: Plastic surgeons frequently reconstruct defects in the head, neck, and infraclavicular area. Pectoralis major muscle flap is a common flap choice for use in these areas. In this study, a modification of this flap is presented that could avoid problems seen with conventional pectoralis major flap.

METHODS: Twenty–two patients with a median age of 58.4 years were operated on between 2010 and 2015 for defects located in the head, neck, or infraclavicular area. In 14 patients, defects were in head and neck area, whereas in 8 patients, it was in infraclavicular area.

RESULTS: No partial or total flap loss was encountered during the follow-up period of 13.2 months. In 1 patient with infraclavicular defect, local wound healing problems were observed and treated with conservative methods and did not require additional surgery. In another patient, hematoma located under the flap was observed and surgically drained. In 2 patients operated on for defects located in the head and neck area, local wound healing problems were encountered which healed spontaneously. In all patients, defects were successfully reconstructed with high patient satisfaction rate.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The pectoralis major island flap is a safe option for the reconstruction of head, neck, and infraclavicular defects and has low morbidity rate.

10.Monocanalicular and Bicanalicular Silicone Tube Intubation Results in Patients With Congenital Nasolacrimal Duct Obstruction
Özlen Rodop Özgür, Berkay Akmaz, Baran Kandemir, Ümit Çallı, Yusuf Özertürk
doi: 10.14744/scie.2016.58265  Pages 130 - 134
GİRİŞ ve AMAÇ: Doğumsal nazolakrimal kanal tıkanıklığında (DNLKT) sondalama ve lavaj işleminin basarısız olduğu ve monokanaliküler veya bikanaliküler yöntem ile silikon entübasyon uygulanmış olguların geriye dönük sonuçlarını karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Doğumsal nazolakrimal kanal tıkanıklığı (DNLKT) nedeniyle silikon tüp entübasyonu yapılan 25'i kız,17'si erkek 42 olgunun 47 gözü çalışmaya alındı. Çalışmada 47 gözün 23'üne (1.grup) monokanaliküler tüp, 24'üne (2.grup) ise bikanaliküler tüp yerleştirildi. Birinci grupta yaş ortalaması 6,13 yıl (1 -15 yaş), ikinci grupta yaş ortalaması 4,51 yıl (1- 15 yaş) idi. Tüp çıkarımı birinci grupta ameliyat sonrası 4,2 ay (2-7 ay), ikinci grupta ortalama 4,4 ayda (2-7 ay) yapıldı.Olguların ortalama takip süresi 10,1 ay (6-72 ay) olarak saptandı.
BULGULAR: Birinci gruptaki 23 gözün 19 unda (% 82), 2. gruptaki 24 gözün 19 unda (% 79) başarı tespit edildi. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.76)(Ki Kare Testi). Birinci grupta 3 olguda tüpün yerinden erken çıktığı görüldü. Bu olguların ikisine yeniden tüp yerleştirildi fakat diğer olgunun şikayetleri geçtiğinden tekrar tüp yerleştirilmedi. İkinci grupta 2 olguda ameliyat sonrası 2. haftada medial kantal bölgeden tüp prolapsusu görüldü ve erken dönemde tüpleri çıkartıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sondalama işlemi başarısız olan olgularda monokanaliküler ve bikanaliküler silikon tüp entübasyonu başarı oranları birbirine benzerdir ve komplikasyon oranları arasında fark yoktur.
INTRODUCTION: This study aims to compare the retrospective results of patients on whom silicone intubation was performed using either the monocanalicular or bicanalicular method and for whom probing and lavage procedures had failed for the treatment of congenital nasolacrimal duct obstruction (CLDO).
METHODS: A total of 47 eyes of 42 patients – 25 females; 17 males – on whom silicone tube intubation was performed due to congenital nasolacrimal duct obstruction (CLDO) were involved in the study. As part of the study, a monocanalicular tube was placed in 23 of the 47 eyes (1st group), while a bicanalicular tube was placed in 24 of the eyes (2nd group). The average age in the first group was 6.13 years (1–15 years) and 4.51 years (1–15 years) in the second group. Extubation was performed in the postoperative 4.2 month (2–7 months) in the first group and in the postoperative 4.4 month (2–7 months) in the second group. Average length of follow-up of cases was determined to be 10.1 months (6–72 months).

RESULTS: The procedure had a success rate of 82% (19 of 23 eyes) in the first group, while the success rate of the procedure conducted in the second group was 79% (19 of 24 eyes), with the difference between the groups determined not to be statistically significant (p=0.76)(Kikare Test). Premature removal of tube was seen in three cases in the first group, with two patients having to be re-intubated and the other not having to be due to the absence of any more complaints. Tube prolapsus from the medial canthal region was seen in two patients from the second group in the second week after operation, resulting in them being extubated in the early period. Pyogenic granuloma was seen in one case in the first group and conjunctivitis in another case in the same group. However, no conjunctival or corneal complications were determined in either patients.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The success rate of monocanalicular and bicanalicular silicone tube intubation in patients who had undergone an ineffective probing procedure was determined to be similar, and there was no difference found between the two procedures in terms of their complication rates.

CASE REPORT
11.A Rare Tumor of the Lung: Sarcomatoid Carcinoma
Coşkun Doğan, Sevda Şener Cömert, Benan Çağlayan, Banu Salepçi, Seda Beyhan Sağmen, Ali Fidan, Şermin Kökten Çoban
doi: 10.14744/scie.2017.27482  Pages 135 - 138
Akciğerin sarkomatoid karsinomları küçük hücreli dışı akciğer kanserleri (KHDAK) sınıfında nadir görülen, az diferansiye karsinomlardır. Oldukça agresif seyirli olan sarkomatoid karsinomlarda 5 yıllık sağ kalım oranı %20’yi geçmemektedir. Literatürde çoğunlukla olgu bildirimleri ve sınırlı sayıda olguların retrospektif taranması şeklinde çalışmalar olan sarkomatoid karsinomların bu yüzden tanı, tedavi ve prognostik özellikleri akciğerin diğer KHDAK’lerine kıyasla az bilinir. Yapılan çalışmar sarkomatid karsinomların akciğerin diğer KHDAK’lerine kıyasla kötü prognozlu ve standart kemoterapi tedavilerine yanıtının kötü olduğunu göstermiştir. Olgumuz nadir görülmesi ve tanısı torasik ultrasonografi (USG) rehberliğinde trans torasik biyopsi (TTB) ile konulmasından dolayı sunulmuştur.
Sarcomatoid carcinoma of the lung is a rare, poorly differentiated, low-grade carcinoma in the non-small cell lung cancer (NSCLC) group. It is a very aggressive tumor; the 5-year survival rate in patients with sarcomatoid carcinoma does not exceed 20%. There are a limited number of retrospective screenings of sarcomatoid carcinoma cases and case reports in the literature. The diagnosis, treatment, and prognostic features of sarcomatoid carcinoma are not well known compared with other NSCLCs. However, studies of sarcomatoid carcinoma have demonstrated that the prognosis is poor and response to standard chemotherapy treatment is not as good as seen with other NSCLCs. Presently described is a rare case diagnosed by thoracic ultrasonography-guided transthoracic biopsy.

12.Aberrant Right Subclavian Artery Aneurysm: A Presentation of Two Cases
Ömer Özçağlayan, Tuğba İlkem Özçağlayan, Mücahit Doğru, Bozkurt Gülek
doi: 10.14744/scie.2017.50375  Pages 139 - 142
Aberran sağ subklavian arter (ASSA) anevrizması, özofagus ve trakeaya potansiyel rüptür riski nedeniyle önemli bir mortalite nedeni olabilir. Fatal komplikasyonların dışlanması açısından ASSA anevrizması tanısı koymak önemlidir. Kontrastlı bilgisayarlı tomografi (BT), anatominin gösterilmesinde ve belirtilen komplikasyonları göstermesi açısından birincil görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmada, ASSA anevrimalı iki değişik olguda kontrastlı BT tanıdaki önemini göstermeye çalıştık.
Aberrant right subclavian artery (ARSA) aneurysm can be an important cause of mortality or potential rupture of the esophagus or trachea. It is important to emphasize that diagnosis of ARSA aneurysm is crucial to avoid fatal complications. Contrast-enhanced computed tomography (CECT) is the best imaging modality to illustrate the necessary details of the anatomy and such complications. The aim of this report was to demonstrate the usefulness of CECT in 2 cases of ARSA aneurysm.

13.Emergency Surgical Treatment in Primary Cerebral Hydatid Cyst: A Case Report and Review of the Literature
Alp Karaaslan, Ali Börekci
doi: 10.14744/scie.2017.09797  Pages 143 - 146
Hidatik kistler, tüm intrakranial lezyonların %3-4’ünü oluşturur. Tanı, tipik olarak sığır veya köpekle temas halinde olan bir yaşama ya da bir endemik alana seyahat geçmişine dayanan klinik şüpheye dayanır, serolojik testler ve görüntüleme ile teyit edilir. Literatürde serebral kist hidatik nedeni ile MRG çekilemeden acil olarak opere edilen nadir olgu bildirilmiştir. Bu çalışmada 22 yaşında intrakranial basınç artışı bulgularıyla acil servise başvuran ve ani nörolojik kötüleşme ile acil operasyona alınan primer serebral kist hidatik olgusu literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Hydatid cyst accounts for 3% to 4% of all intracranial lesions. The initial diagnosis is typically based on clinical suspicion, usually with a patient history of having traveled to a region where it is endemic or living in contact with cattle or dogs, and the diagnosis is confirmed with serological tests and imaging. Emergent surgery for cerebral hydatid cyst without first obtaining magnetic resonance image has also been reported in the literature. Presently described is a case of a 22-year-old patient who presented with symptoms of intracranial pressure and neurological deterioration diagnosed as primary cerebral hydatid cyst, and a review of the literature.

14.Synchronous Acute Appendicitis, Perforated Cecal Diverticulitis and Serrated Adenoma of Right-Sided Colon: An Uncommon Incidental Finding
Metin Yalaza, Mehmet Tolga Kafadar, Ahmet Türkan, Gürkan Geğirmencioğlu, Özgür Akgül
doi: 10.14744/scie.2017.76486  Pages 147 - 150
Karın sağ alt kadran ağrısı, bir hastanın acil servise başvurmasının en yaygın nedenlerinden biridir. Apandisit, karın ağrısı olan hastalarda ameliyat gerektiren en sık durumlardan biri olmasına rağmen, sağ alt kadran ağrısı geniş bir ayrıcı tanı yelpazesi içerir ve bu durum hekimler için tanı ve tedavide zorluklar oluşturabilir. Bu yazıda, sağ alt kadran ağrısının oldukça nadir bir sebebi olarak sadece perfore çekum divertikülü değil, eş zamanlı akut apandisit ve çıkan kolonun serrated adenomunun bulunduğu 54 yaşında erkek bir hasta sunuldu. Hastada kesin tanı postoperatif histopatolojik inceleme ile konuldu. Bilgilerimiz dahilinde bu olgu, aynı hastada bu üç farklı klinik tablonun eş zamanlı bulunduğu, bildirilmiş ilk olgudur.
Right iliac fossa pain is one of the most common reasons for a patient visit to the emergency department. Although appendicitis is the most common condition requiring surgery in patients with abdominal pain, right iliac fossa pain can be indicative of a vast list of differential diagnoses, and is thus both a diagnostic and a therapeutic challenge for clinicians. In this article, an exceedingly rare case of right iliac fossa pain in a 54-year-old male who had not just solitary perforated cecal diverticulitis, but also acute appendicitis and serrated adenoma of the ascending colon is presented. The final diagnosis was made by postoperative histopathological examination. To the best of our knowledge, this is the first reported case with these 3 different entities simultaneously present in the same patient.

15.Two Cases of Breast Cancer Presenting Primarily with Skin Metastasis
Ezgi Aktaş Karabay, Aslı Aksu Çerman, İlknur Kıvanç Altunay, Özben Yalçın
doi: 10.14744/scie.2017.54771  Pages 151 - 154
Kutanöz metastazlar tüm metastazların yaklaşık %2’sini oluştururlar. Klinikte oldukça nadir olarak görülseler de hastalıkta kötü prognoz göstergesi olmaları kutanöz metastazlara önem kazandırır. Kutanöz metastazlar genellikle ilerlemiş kanserlerin bulgusu olmakla beraber nadiren tanısı konmamış internal malignitenin ilk bulgusu olabilirler. Burada, daha önce tanı almamış, ilk bulgu olarak meme derisinde sertlik ve yara şikayetiyle dermatoloji polikliniğine başvuran ve meme kanseri tanısı konan iki olgu sunuldu. Deride atipik lezyonlarla başvuran hastalarda iç organ malignitelerinin metastazları da akılda tutulmalıdır.
Cutaneous metastases represent 2% of all metastases. Although rare in clinical practice, cutaneous metastases are important in that they indicate a poor prognosis for the disease. Cutaneous metastases are usually symptoms of advanced internal malignancies, and rarely, they may be the first clinical manifestation of an unknown internal neoplasm. Here we report 2 previously undiagnosed patients who presented at a dermatology outpatient clinic with firm, ulcerated lesions on the skin as the first sign of breast carcinoma. Skin metastases of internal malignancies should be considered in the differential diagnosis in cases with atypical nodules on the skin.

16.Synovial Osteocondromatosis in Metacarpophalengeal Joint: A Case Report
Çiğdem Arifoğlu Karaman, Aylin Sarı, Ali Eroğlu
doi: 10.14744/scie.2017.25744  Pages 155 - 158
Sinovyal osteokondromatozis sinovyal membran, bursa ve tendon kılıflarını tutan benign bir metaplazidir. Literatürde el küçük eklemlerinin tutulumuna sık rastlanmamaktadır. Tutulan eklemlerde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı, ilerleyen dönemlerde kilitlenmeler yapabilir. Tanısı genellikle görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Malign transformasyon riski açısından bu tür olguların tanısı ve takibi önemlidir.
Synovial osteochondromatosis is a benign metaplasia involving the synovial membrane, bursas, and tendon sheaths. In the literature, involvement of the hand joints is not common. Pain, swelling, and limitation of movement in the affected joints can be seen, as well as joint locking in the advanced stages of the disease. Diagnosis is usually made using imaging methods. Accurate diagnosis and follow-up of such cases are important due to the risk of malignant degeneration.

LETTER TO EDITOR
17.Pilomatrixoma of the Posterior Cervical Region
Sedat Aydın, Mehmet Gökhan Demir, Muhammet Ali Özçelik, Sevinç Hallaç Keser
doi: 10.14744/scie.2017.36043  Pages 159 - 160
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale