ISSN    : 2587-0998
E-ISSN : 2587-1404

Quick Search




SCIE: 28 (1)

Volume: 28  Issue: 1 - 2017

RESEARCH ARTICLE
1.Protective Role of Urtica Dioica on Testicular Torsion/Detorsion-Induced Ischemia-Reperfusion Injury in Rats
Hakan Akdere
doi: 10.14744/scie.2017.28482  Pages 1 - 7 (193 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, Urtica Dioica’nın (UD) torsiyon/detorsiyon kaynaklı testiküler I/R yaralanması üzerindeki potansiyel koruyucu rolünün araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplamda 32 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan (her bir grupta sekiz hayvan) dört gruba ayrıldı: Grup 1 Sham: Opere edilen kontrol grubu, Grup 2: İ/R yapılan grup, Grup 3: UD verilen grup (14 gün süreyle 250 mg/kg), Grup 4: İ/R+UD grubu. Sağ testis saat yönünde 720º döndürülerek torsiyon oluşturuldu. İskemi süresi beş saat idi ve orşiektomi detorsiyon sonrası beşinci saate yapıldı.
BULGULAR: Testiküler dokuların biyokimyasal analizinde, MDA İ/R grubunda kontrol ve UD grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksekti. Aynı anlamlı yükseklik İ/R+UD grubu kontrol ve UD grubuyla kıyaslandığında da tespit edildi. Ancak testiküler doku GSH seviyeleri gruplar arasında anlamlı fark oluşturmadığı gözlendi. Ek olarak UD tedavisi alan hayvanlar İ/R grubuyla karşılaştırıldığında daha iyi histopatolojik bulgular göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günümüzde, testiküler torsiyon/detorsiyon sonrası gelişen İ/R hasarında UD tedavisi sonrası histopatolojik değişiklikleri inceleyen çok nadir çalışma mevcuttur. Urtica Dioica ileride testiküler torsiyonun tedavisinde gelecek vaat eden bir yaklaşım olabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the protective effect of Urtica dioica (UD) on testicular torsion/detorsion-induced ischemia-reperfusion (I/R) injury.
METHODS: Total of 32 male Wistar albino rats were divided into 4 groups (8 animals per group) as follows: Group 1, sham-operated control group; Group 2, I/R group; Group 3, UD (250 mg/kg for 14 days) group; and Group 4, I/R+UD (250 mg/kg for 14 days) group. Testicular torsion was created by rotating the right testis 720º clockwise. Ischemia period was 5 hours and orchidectomy was performed after 5 hours of detorsion.
RESULTS: Biochemical analyses of testicular tissue revealed malondialdehyde level was significantly higher in I/R group compared with that of control group and UD group (p<0.01). Significant increase was also observed in I/R+UD group when compared with control group and UD group (p<0.05). Testis tissue glutathione level was not significantly different between groups (p>0.05). Additionally, UD-treated animals had better histopathological findings compared with I/R group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There are very few studies of histopathological changes in UD treatment of testicular torsion/detorsion-induced I/R injury in rats. UD may be a promising approach for treatment of testicular torsion.

2.Septorhinoplasty in Patients with Cleft Lip and Palate Deformity in Adulthood
Hakan Şirinoğlu, Nebil Yeşiloğlu, Kaan Gideroğlu, Celal Alioğlu, Arda Akgün, Gaye Taylan Filinte
doi: 10.14744/scie.2016.70370  Pages 8 - 12 (169 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Komplet dudak yarığı, hastaların burun görünümlerinde ciddi deformiteye sebep olan bir hastalıktır ve hastaların büyük çoğunluğunda erişkin dönemin başlarında düzeltici burun ameliyatı gerekmektedir. Bu makalede, komplet dudak yarığına sekonder burun deformitesi nedeniyle ameliyat edilen altı hastanın uzun dönem sonuçları sunuldu.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tek veya çift taraflı komplet dudak yarığına bağlı belirgin burun deformitesi olan altı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların dördü kadın, ikisi erkekti ve ortalama yaşları 22.5 idi. Hastalara açık septorinoplasti ameliyatı uygulandı. Tüm dudak damak yarığı hastalarının dosyalarında bulunan standardize yüz fotoğrafları ve ameliyat memnuniyet anketleri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Ortalama takip süresi olan 22.5 ay içinde hastalarda sadece iki adet ameliyat gerektirmeyen minör komplikasyona rastlandı (minimal sarkık kolumella deformitesi ve tek taraflı soft triangle retraksiyonu). Hastaların çekilen ameliyat sonrası fotoğraflarında burun ve yüz görünümlerinde çok belirgin düzelme ve yapılan memnuniyet anketi sonucunda ise dramatik bir memnuniyet artışı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Komplet dudak yarığına sekonder burun deformitesi olan hastalarda uygulanan başarılı bir septorinoplasti ameliyatı; gerek yüz görünümü, gerek nefes alıp verme fonksiyonu gerekse de kişinin sosyal hayatı ve özgüveni açısından son derece olumlu sonuçlar oluşturmaktadır.
INTRODUCTION: Complete cleft lip causes significant nasal deformity and most of these patients require definitive nasal surgery in early adulthood. This article is description of long-term results of 6 patients operated on due to nasal deformity secondary to cleft lip.
METHODS: Six patients with severe nasal deformity due to unilateral or bilateral complete cleft lip were included in the study. Four patients were female and 2 patients were male; mean age was 22.5 years. Patients were operated on using open approach septorhinoplasty method. Standardized facial photographs and surgery satisfaction questionnaires of all patients were evaluated retrospectively.
RESULTS: Two minor complications not requiring revision surgery were detected in mean follow-up period of 22.5 months (minimal hanging columella deformity and unilateral soft triangle retraction). Significant improvement in nasal and facial appearance was seen in postoperative photographs, and results of questionnaire clearly demonstrated dramatic increase in patient satisfaction.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Successful septorhinoplasty procedure can provide significantly positive results in nasal appearance, breathing, social life, and self-esteem of patients with nasal deformity secondary to complete cleft lip.

3.Cystatin C Level in Prediabetic and Diabetic Patients
Şafak Akın, Banu Pınar Şarer Yürekli, Neşe Ersöz Gülçelik, Jale Karakaya, Miyase Bayraktar, Aydan Usman
doi: 10.14744/scie.2017.13914  Pages 13 - 16 (172 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Sistatin C böbrek fonksiyonunun yeni bir belirtecidir. Serum sistatin C’nin prediyabet ve tip 2 diabetes mellitus progresyonuyla korele olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, diyabetik ve prediyabetik hastalarda sistatin C düzeylerini değerlendirmek ve antropometrik ölçümler ile insülin direnci arasındaki ilişkiyi saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Diyabetik 25 hasta, prediyabetik 17 hasta ve 24 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Başlangıç açlık plazma glukozu, post prandial glukoz, HbA1c, açlık insülin, mikroalbuminüri, böbrek fonksiyon testleri, karaciğer fonksiyon testleri ve lipid profili ölçüldü. Bel çevresi, vücut ağırlığı ve boy standart protokole göre ölçüldü. Vücüt kitle indeksi (VKİ) hesaplandı.
BULGULAR: Diyabetik hastalarda kontrol grubuna göre VKİ daha yüksekti (p=0.01). Serum sistatin C düzeyleri üç grup arasında benzerdi (p>0.05). Cinsiyet ve/veya sigara içilmesinin sistatin seviyeleri üzerinde herhangi bir etkisi görülmedi. Yüksek sistatin C düzeyleri mikroalbüminüri ile negatif ilişkili idi. Yaş ve cinsiyete göre ayarlama yapıldığında prediyabetik hastalarda sistatin C düzeyleri, VKİ ve HOMA-IR ile korelasyon gösterdi (sırasıyla, p=0.039 ve p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prediyabetik hastalarda serum sistatin C düzeyleri VKİ ve insülin direnci ile ilişkilidir. Bu sonuçlar, daha yüksek VKİ düzeylerinin gelecekte diyabet riskini öngören yüksek sistatin C seviyeleri ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir.


INTRODUCTION: Cystatin C is a novel marker of kidney function, considered to be more accurate than creatinine. Serum Cystatin C has been shown to correlate with the progression of pre-diabetes and type 2 diabetes mellitus. The aim of this study was to evaluate cystatin C levels in diabetic and pre-diabetic patients and determine its association with anthropometric measurements and insulin resistance.
METHODS: Twenty-five patients with diabetes, 17 patients with pre-diabetes and 24 healthy controls were included in the study. None of the patients had any diabetic complications.
RESULTS: Diabetic patients had higher body mass index (BMI) than controls (p=0.01). Serum cystatin C levels were similar between the three groups (p>0.05). Sex and/or smoking had no effect on cystatin levels. Higher cystatin C levels were negatively associated with microalbuminuria. Cystatin C levels were correlated with BMI and HOMA-IR in pre-diabetic patients (p=0.039 and P<0. 05, respectively) but not in diabetic patients or controls, when adjusted for age and gender.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Serum cystatin C levels are associated with BMI and insulin resistance in pre-diabetic patients. These results suggest that higher BMI levels are associated with high cystatin C levels, which is predictive of future risk of diabetes mellitus.

4.Pain Management by Retrobulbar Alcohol Injection in Blind Painful Eyes Due to Late-Stage Neovascular Glaucoma
Osman Şalkacı, Taha Ayyıldız, Baran Kandemir, Ümit Çallı, Özlen Rodop Özgür, Yusuf Özertürk
doi: 10.14744/scie.2016.02693  Pages 17 - 21 (577 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, son evre neovasküler glokoma (NVG) bağlı ağrılı görmeyen göz şikayeti olan hastalarda retrobulber alkol etkinliği Verbal Analog Skala (VAS) ile değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Neovasküler glokoma bağlı şiddetli ağrısı olan 20 hastanın 20 gözünde retrobulber alana %95 etil alkol enjeksiyonu uygulandı. Hastalar enjeksiyon sayısına 1 enjeksiyon ve ≥2 enjeksiyon uygulanan hastalar şeklinde iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında ağrı skorları ve komplikasyon oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Enjeksiyon öncesi median VAS değeri 9.00±0.61 idi ve gruplar arasında farklılık yoktu. Gruplar arasında birinci gün median VAS değerleri farklılık göstermezken, birinci ve altıncı ayda gruplar arasında anlamlı farklılık mevcuttu. Kontrollerinde VAS değeri ≥5 olan yedi hastaya ek enjeksiyon uygulandı. Üç enjeksiyona rağmen ağrısı giderilemeyen dört hastaya altıncı aydan sonra evisserasyon yapıldı. Bütün hastalar için 12. ay median VAS değeri işlem öncesine göre anlamlı şekilde düşüktü. Son kontrolde gruplar arasında median VAS değerleri açısından farklılık izlenmedi. Komplikasyonlar beş gözde ptozis, dokuz gözde yoğun konjonktival kemozis idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Retrobulber alkol enjeksiyonu tıbbi tedaviye dirençli şiddetli ağrısı olan NVG’li olgularda ağrı yönetimi açısından güvenli ve etkili bir yöntemdir.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the efficacy of retrobulbar alcohol injections using the verbal analog scale (VAS) in patients with blind painful eyes due to late-stage neovascular glaucoma.
METHODS: A total of 20 eyes with severe pain due to neovascular glaucoma were injected with 95% ethyl alcohol in the retrobulbar area. On the basis of the number of injections, the patients were separated into group 1 (1 injection) or group 2 (≥2 injections). Pain scores and complication rates were compared between the two groups.
RESULTS: The pre-injection median VAS score was 9.00±0.61 with no difference between the two groups. On post-injection day 1, no difference was found in the median VAS scores between the two groups, although significant intergroup differences appeared at 1 and 6 months. Seven patients with VAS scores ≥5 in the follow-up were given additional injections. Four patients whose pain was not relieved after three injections underwent evisceration after 6 months. The median VAS scores were significantly lower in all patients at 12 months compared with the baseline. No difference was observed in the median VAS scores between the groups at the final follow-up. Complications included ptosis in five eyes and severe conjunctival chemosis in nine eyes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Retrobulbar alcohol injection is a safe and effective method for managing patients with neovascular glaucoma having severe pain that is refractory to medical treatment.

5.First Trimester Renin and Aldosterone Levels of Pregnant Women With Prognosis of Preeclampsia and/or Related Adverse Pregnancy Outcomes
Yunus Emre Purut, Ayşe Yasemin Karageyim Karşıdağ, Esra Esim Büyükbayrak, Asuman Orçun, Mehmet Menke
doi: 10.14744/scie.2016.03264  Pages 22 - 26 (140 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Preeklampsi ve ilişkili kötü obstetrik prognoz gelişen gebelerde birinci trimester renin ve aldosteron düzeylerini belirlemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Birinci trimester taraması için kan veren gebelerde renin ve aldosteron düzeylerine bakıldı. Çalışmaya 180 hasta alındı, hastalardan 144’ü çalışmayı tamamladı. Gebeler doğuma kadar preeklampsi ve kötü obstetrik prognoz gelişimi için izlendi. Preeklampsi ve kötü obstetrik prognoz gelişen gebelerin sonuçları normal gebelik seyri olan grupla karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların 13’ünde preeklampsi, 36’sında ise bir veya daha fazla kötü obstetrik sonuç gelişti. Peeklampsi ve kötü obstetrik sonuç gelişen olgular ile gelişmeyen olguların renin ve aldosteron düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Birinci trimester renin ve aldosteron düzeylerinin preeklampsi etiyolojisi ve öngörüsünde yeri olmadığını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: To evaluate first trimester renin and aldosterone levels of pregnancies complicated with preeclampsia and/or related adverse pregnancy outcomes.
METHODS: We measured serum levels of renin and aldosterone for pregnant women for first trimester screening test. One hundred eighty pregnant women were included the study and 140 of them completed the study. All pregnant women were followed during pregnancy for developing preeclampsia and related complications. Renin and aldosterone levels of preeclampsia and/or developing poor obstetric groups compared with normal pregnancy outcome group.
RESULTS: Preeclampsia developed in 13 pregnant women and one or more poor obstetric outcomes developed in 36 women. Renin and aldosterone levels were not significantly different in preeclamptic women or pregnancy with poor obsteric outcome groups compared with control.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggest that maternal first trimester renin and aldosterone levels may not play a role in the pathogenesis and prediction of gestational hypertension.

6.The Role of Thoracic Ultrasonography in the Diagnosis of Anterior Mediastinal Lesions
Coşkun Doğan, Sevda Şener Cömert, Benan Çağlayan, Elif Torun Parmaksız, Ali Fidan, Banu Salepçi
doi: 10.14744/scie.2016.28445  Pages 27 - 32 (167 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı göğüs hastalıkları uzmanları tarafından ön mediastinal kökenli lezyonlarda toraks ultrasonografisi (USG) rehberliğinde yapılan transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisinin (TTİAB) tanısal başarısını ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2010–Ocak 2016 tarihleri arasında kliniğimizde USG rehberliğinde TTİAB yapılan tüm olgular içersinden ön mediasten yerleşimli lezyonu olan olgular çalışmaya alındı. Olguların klinik, demografik, radyolojik bulguları, lezyonların sonografik görünüm ve boyutları, USG eşliğinde yapılan TTİAB ile gelen tanıları, final tanıları, final tanı yöntemleri ve komplikasyonlar kayıt edildi. Toraks USG deneyimli göğüs hastalıkları uzmanı tarafından General Electric Logic 7 ile 3.5 MHz konveks prob abdominal modda kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 47.5±13 yıl olan 14 olgu alındı. Olguların 12’sine (%85.7) tanı konuldu, iki (%14.3) olgu bu yöntemle tanı almadı. Tanı alamayan bu iki olgunun final tanısı skuamöz hücreli karsinom ve lenfoma idi. Olguların 12’si (%85.7) malign, ikisi (%14.3) benign tanı aldı. İşlemin duyarlılığı %85.7 özgüllüğü %100 olarak hesaplandı. Lezyon başına ortalama 1.2±0.4 kez işlem yapıldı, hasta başına ayrılan süre 15.8±3.9 dakika hesaplanmış olup bir olguda (%7.2) minimal pnömotoraks dışında komplikasyon olmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrasonografisi rehberliğinde yapılan TTİAB’ler kolay, ulaşılabilir, ucuz, tanısal verimliliği yüksek, komplikasyon oranı düşük ve radyasyon maruziyeti olmayan bir yöntemdir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to determine diagnostic success of thoracic ultrasonography (US)-guided transthoracic fine needle aspiration biopsy (TTFNAB) performed by chest physicians for anterior mediastinal lesions.
METHODS: Patients with anterior mediastinal lesions observed with US-guided TTFNAB performed in our clinic between December 2010 and January 2016, were included in the study. Details of clinical, demographic, and radiographic findings of the patients, sonographic appearance and size of the lesions, diagnosis based on US-guided TTFNAB results, final diagnosis, method of final diagnosis, and complications were recorded. Thoracic US was performed by an experienced chest physician using Logiq 7 system (GE Healthcare, Inc. Chicago, IL, USA) with 3.5 MHz convex transducer in abdominal mode.
RESULTS: Fourteen patients with mean age of 47.5±13 years were included in the study. Twelve cases (85.7%) were diagnosed with US-guided TTFNAB. Remaining 2 (14.3%) cases could not be diagnosed with this method. The final diagnosis in those 2 cases was squamous cell carcinoma and lymphoma. Lesions in study were both malignant (n=12; 85.7%) and benign (n= 2; 14.3%). Sensitivity and specificity of US-guided TTFNAB were calculated as 85.7% and 100%, respectively. Pneumothorax was observed in only 1 case.
DISCUSSION AND CONCLUSION: US- guided TTFNAB is an easy, accessible, and inexpensive diagnostic method with high diagnostic efficiency, low complication rate, and no radiation exposure.

7.Awake Carotid Endarterectomy in Patients Undergoing Cardiac Surgery: Our 6 Years of Experience
Kürşad Öz, Ünal Aydın Aydın, Bilge Ecemiş Aydın, Burak Onan, Zeynep Karaman, Mehmet Ertürk, Okan Akıncı
doi: 10.14744/scie.2016.44365  Pages 33 - 38 (149 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kardiyak cerrahiye giden ve anlamlı hemodinamik karotis darlığı olan hastalarda en uygun cerrahi yaklaşım hala tartışmalıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2009–2014 yılları arasında kardiyak cerrahi planlanan 370 hastaya (42 hastada iki taraflı karotis darlığı vardı) 412 karotid endarterektomi uygulandı. Tüm hastaların demografik verileri, risk faktörleri, peroperatif bulguları, 30. gün bulguları ve uzun dönem bulguları altı ayda bir kaydedildi. Veriler standart sapma ve ortalama olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların %29’u (n=108) kadın ve %70.6’sı (n=262) erkekti. Ortalama yaş 64 (dağılım, 42–86). Hastaların %37.03’ü (n=137) semptomatikti. %70 ve üzeri kritik karotis darlığı olan hastaların %62.98 (n=233) semptomsuzdu. Ameliyat sonrası yoğun bakım takip süresi ortalama 2.84±1.20 saat ve hastanede yatış süresi 3.72±1.64 gündü. Takip sürecinde hastaların yedisinde (%1.69) yeniden darlık oluşmuştu. Erken dönemdeki kardiyak komplikasyon ve inme oranları %2.94 ve %0.72 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kardiyak cerrahiye gidecek karotis endarterektomi hastalarında, kombine ya da aşamalı yapılmasının birbirlerine bazı üstünlükleri bulunmaktadır. Aşamalı yaklaşım intraluminal şant kullanımını azalttığından nörolojik riskleri azaltmaktadır. Uyanık karotid endarterektomi güvenli bir yöntemdir. Hastanın bilinç durumu tam olarak değerlendirilebildiğinden, şant ihtiyacına tam olarak karar verilebilmekde ve gereksiz şant kullanımı ve riskleri azalmaktadır.
INTRODUCTION: Optimal surgical approach for patients with hemodynamically significant carotid and cardiac disease remains controversial.
METHODS: Total of 370 randomized patients who underwent 412 carotid endarterectomies (42 cases were bilateral) and cardiac surgery between 2009 and 2014 were enrolled in the study. All patient data, including demographic details, risk factors, immediate perioperative events, 30-day and long-term outcome, were prospectively recorded and then analyzed statistically as mean and SD.
RESULTS: Of the patients, 29.4% (n=108) were female and 70.6% (n=262) were male. Mean age was 64 years (range: 42–86 years). In all, 37.03% (n=137) of the patients were defined as symptomatic. Asymptomatic severe carotid artery stenosis (≥70%) was diagnosed in 62.98% (n=233) of the patients. Mean observation time in intensive care unit following surgery was 2.84 (±1.20) hours and total hospital stay was 3.72 (±1.64) days. Restenosis was diagnosed in 7 (1.69%) of the patients during follow-up. Rate of cardiac events and stroke in postoperative early term were 2.94% and 0.72%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Awake carotid endarterectomy is safe and reliable procedure. Patient consciousness can be optimally evaluated during operation with regional anesthesia, thereby allowing for precise determination of need for shunt and avoiding unnecessary use.

8.Results of Treatment with Stereotactic Radiotherapy in Patients with Early-Stage Medically Inoperable Non-Small Cell Lung Cancer
Cengiz Gemici
doi: 10.14744/scie.2016.64624  Pages 39 - 42 (115 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıbbi nedenlerle ameliyat edilemeyen erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanserli olgularda stereotaktik ablatif vücut radyoterapisinin (SABR) lokal kontrol ve genel sağ kalım üzerindeki etkisi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2009–2015 yılları arasında CyberKnife robotik radyoterapi cihazı ile stereotaktik ablatif radyoterapi uygulanan, tıbbi nedenlerle ameliyat edilemeyen küçük hücreli dışı akciğer kanserli 35 hasta (6 erkek [%17], 29 kadın [%83]) geriye dönük olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların medyan yaşı 69 (55–83) idi. Olguların ECOG performans skoru 24 (%67) hastada 1, 11 (%33) hastada 2 olarak saptandı. Tümör hastaların 19’unda cT1 (%54), 16’sında cT2 (%46) olarak evrelendi. Tümör hastaların altısında santral (%17), 29’unda periferik yerleşimliydi (%83). Ortalama planlama hedef volümü (PTV) 124.1 mm³ (14.5–233.7 mm³) olarak bulundu. Tedavi sırasında tümör takip sistemi olarak hastaların 31’inde (%88) X-Sight lung, üçünde (%9) altın işaretleyiciler, birinde (%3) X-Sight spine tekniği kullanıldı. Hastaların 33’üne (%94), 3 fraksiyonda, ikisine (%6) 5 fraksiyonda, %81’lik izodoz hattına (%70–92) ortalama 43 Gy radyoterapi uygulandı (30–60 Gy).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ortalama 21 aylık takip süresinde (dağılım, 2–51 ay) iki hastada lokal nüks (%5) gelişmiştir. İki yıllık lokal kontrol oranı %93.4’tür, genel sağ kalım oranı %45, ortalama sağ kalım süresi 21.4 ay olarak saptanmıştır. İki hastada grade 3 toksisite saptanmış olup grade 4–5 toksisite gözlenmemiştir. Genel sağ kalım ve lokal kontrol üzerine yaş, performans durumu, T evresi, PTV volümü, radyasyon dozunun etkisi araştırılmış ancak anlamlılık saptanmamıştır. Erken evre tıbbi nedenlerle ameliyat edilemeyen küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarımızda stereotaktik ablatif vücut radyoterapisi ile yüksek lokal kontrol oranları sağlanmış ve bu tedavi güvenle uygulanabilmiştir.
INTRODUCTION: This study aimed to determine local control and overall survival of patients with medically inoperable early-stage non-small cell lung cancer treated with stereotactic ablative radiotherapy.
METHODS: A total of 35 patients [6 (17%) females and 29 (83%) males] with medically inoperable early-stage non-small cell lung cancer and who were treated with stereotactic ablative body radiotherapy by a CyberKnife robotic radiotherapy machine between 2009 and 2015 were evaluated retrospectively.
RESULTS: The median age of patients was 69 (55–83) years. The ECOG performance score of 24 (67%) and 11 (33%) patients were 1 and 2, respectively. Tumor was staged as cT1 in 19 (54%) patients and cT2 in 16 (46%) patients. Tumor was centrally located in 6 (17%) patients and peripheral in 29 (83%) patients. The mean planning target volume (PTV) was 124.1 mm³ (14.5–233.7 mm³). As regards the tumor-tracking system, X-Sight lung tracking system was used in 31 (88%) patients, gold fiducials in 3 (9%) patients, and X-Sight spine tracking system in 1 (3%) patient. 43 Gy (30-60 Gy) radiotherapy has been described to 81% isodose line (70-92%) and delivered in 3 and 5 fractions to 33 (94%), and 2 (6%) patients respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: During 21 months median follow-up time (2–51 months) local recurrence was observed in only 2 (5%) patients. The 2-year local control rate was 93.4%, the 2-year overall survival rate was 45%, and the mean survival time was 21.4 months. Grade 3 toxicity was observed in only two patients; no grade 4–5 toxicity was observed. The effect of age, performance status, T stage, PTV volume, and radiation dose over local control and overall survival were investigated, but no significant correlation was found. A high local control rate with no major toxicity was obtained by stereotactic ablative body radiotherapy in the patients with medically inoperable early-stage non-small cell lung cancer.

9.Is it Possible to Perform Hypospadias Surgery in Circumcised Children?
Gökhan Temiz, Gaye Taylan Filinte, Emre Güvercin, Kaan Gideroğlu, Murat Sarıcı, Mithat Akan
doi: 10.14744/scie.2016.09581  Pages 43 - 46 (118 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda sünnet uygulamalarının sıklıkla hastane ortamında ve cerrahlar tarafından yapılması yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte özellikle ehil olmayan kişilerce uygulanan sünnetlerde hipospadias tanısı atlanabilmektedir. Çalışmamızda bu hastalarda hipospadias cerrahisinin güvenilirliğinin belirlenmesi ve klinik sonuçları araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Daha önce sünnet uygulanmış kordisiz distal hipospadiaslı dokuz hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalarda geçirilmiş sünnete bağlı yeterli miktarda prepisyum olmadığı görüldü. Tüm olgularda TIPU yöntemi ile hipospadias onarımı uygulandı. Tübülarize edilen üretranın çevresi distal penis cildenden kaldırılan dartos fasyası ile kapatıldı. Tüm olgularda 10–14 gün arasında sonda uygulandı.
BULGULAR: Ortalama yaşları 6.4±1.8 (4–8) olan dokuz hasta ortalama 17.5 (12–24) ay takip edildi. Dokuz hastanın üçünde (%33) erken ameliyat sonrası dönemde cilt fleplerinde iyileşme problemi gözlendi. Bu hastaların ikisinde (%22) fistül oluşumu tespit edildi. Diğer hastalar sorunsuz iyileşti. Takipte meatal stenoz ilk bir yılda dokuz hastanın beşinde saptanırken bir yıl sonraki takiplerde klinik bulgu veren meatal stenoz gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sünnet derisi yetersiz olan hastalarda karşılaşılan en sık sorun yetersiz dartos fasyası ve skarlı alanda kaldırılan cilt fleplerinde dolaşım bozukluğu görülmesidir, bu problemler sıklıkla fistül ile sonuçlanır. Sünnet geçirmiş çocuklarda hipospadias operasyonu yapılırken dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır; neoüretranın çevre penil fasya flebi ile kapatılması, penil cilt fleplerinin dolaşımının bozulmayacak şekilde kaldırılması ve sütürasyonun bundan sonra yapılmasıdır.
INTRODUCTION: The practice of circumcision is frequently performed in hospital environment by surgeons in recent years. However hypospadias may be misdiagnosed when circumcision is performed by unqualified individuals. In this study, we aimed to determine the safety of hypospadias surgery and to investigate clinical outcomes in these patients.
METHODS: Nine patients with distal hypospadias without chordee were included in the study. Insufficient amount of foreskin was detected in all patients because of previous circumcision. All cases underwent hypospadias repair with TIPU method. Tubularized urethra was surrounded with dartos fascia elevated from distal penile skin. Urethral catheters were applied for 10–14 days in all cases.
RESULTS: Nine patients with mean age of 6.4±1.80 (4–8) years were followed for a average period of 17.5 (12–24) months. During the early postoperative period, wound dehiscence was observed in skin flaps of three patients (33%). Fistula formation was determined in two patients (22%). Meatal stenosis was observed in 5 patients, but was not cllinically significant after 1 year of follow-up.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The most common problems encountered in these patients are insufficient dartos fascia and circulation problem in elevated skin flaps which often result in fistula formation. There are two points to be considered for hypospadias operations in these patients: closure of new urethra with surrounding fascia and elevation of skin flaps smoothly without impairing circulation, and subsequent suturing.

10.Comparative Analysis of Shock Wave Therapy Success Rate in Management of Renal Stones and Patient Anxiety
Cahit Şahin, Kemal Sarıca
doi: 10.14744/scie.2016.37267  Pages 47 - 52 (146 accesses)
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek taşlarında şok dalga litotripsi (shock wave lithotripsy [SWL]) tedavisi sonrasında elde edilen başarı oranları ile bu parametrenin hasta anksiyetesi üzerine olası etkileri araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza SWL uygulanan toplam 128 hasta dahil edildi. Hasta anksiyetesi işlemden hemen önce ve işlem sonrası birinci hafta ve birinci ayın sonunda State and Trait Anxiety Inventory (STAI) testi ile belirlendi. Hastalar birinci ayın sonunda taştan yoksunluk durumlarına göre üç gruba ayrıldı; Grup 1: Tamamen taşsız kalanlar, Grup 2: Semptomsuz rezidü taşı olanlar ve Grup 3: Ek girişim gerektiren rezidü taşlı hastalardı. Hastaların anksiye ölçümlerine ek olarak tüm olgular aneljezik gereksinimi ile acil servise başvuru oranları açısından analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmamız verilerine göre, grup içi birinci ay STAI skorları karşılaştırmasında tüm gruplarda anlamlı bir düşüş varken, 3. grupta bu düşüş diğer gruplara göre nispeten daha az olduğu görüldü. Gruplar arası ikili karşılaştırmada 3. grup ile diğer iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu gözlendi. Benzer olarak 3. grup hastalarda, acil servise başvuru ve analjezik kullanım oranları daha yüksek olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Şok dalga tedavisi tedavisi sonrasında geriye kalan taşlara uygulanan ek tedavilere bağlı olarak hastaların anksiyete durumu etkileyebilmektedir. Bu açıdan hastalara işlemi sonrasında geriye kalabilecek taşların muhtemel ek girişimler konusunda detaylı bilgi verilmeli ve mümkün olduğu ölçüde taşsızlık hedeflenmelidir.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to evaluate the success rate of shock wave lithotripsy (SWL) and possible effects on the anxiety status of patients.
METHODS: Anxiety status of 128 patients was evaluated using State and Trait Anxiety Inventory (STAI) scale. Three groups were created depending on stone condition: Group 1, completely stone-free; Group 2, asymptomatic residual fragments; and Group 3, fragments requiring additional procedures. Anxiety was evaluated comparatively according to analgesic need and emergency department referrals.
RESULTS: Mean score in all 3 groups 1 month after treatment showed significant decrease; however, this decrease was smaller in Group 3 than the other 2 groups. Pairwise evaluation of mean STAI scores revealed significant difference between Group 3 and other groups. Similarly, analgesic need and emergency department referral rate were higher in Group 3.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Residual fragments after SWL procedure may affect the anxiety status of the treated patients due to both symptoms they experience and need for additional procedures. We believe that detailed information should be provided to patients with respect to procedure, possible complications, and potential need for additional treatment.

CASE REPORT
11.The Diagnosis of Multiple Myeloma With Macroglossia and Edema Symptoms
Sonat Pınar Kara, Atakan Tekinalp, Bülent Bilir, Hasan Değirmenci, Okan Avcı, Meltem Öznur, Burhan Turgut
doi: 10.14744/scie.2016.25993  Pages 53 - 56 (127 accesses)
Bu olgu sunumunda makroglossi ve belirgin pretibial ödem gibi, non-spesifik semptomların ayırıcı tanısında multipl miyelomun da yer alabileceğinin önemi vurgulandı. Kırk dört yaşında erkek hasta, altı aydır devam eden ve giderek artan dilde büyüme, yutkunma zorluğu, bacaklarda şişlik şikayetiyle iç hastalıkları polikliniğine başvurdu. Boyun bilgisayarlı tomografi incelemesinde, dil boyutlarında simetrik belirgin artış gözlendi. Amioloidoza bağlı makroglossi ön tanısıyla dil biyopsisi gerçekleştirildi. Dil biyopsisi sonucu amiloidozla uyumlu bulguların saptanmaması üzerine rektal biyopsi yapıldı. Rektal biyopside amiloid birikimi gösterildi. Transtorasik ekokardiografide ejeksiyon fraksiyonu %48, sol ventrikülde konsantrik hipertrofi, evre-3 diyastolik disfonksiyon, kalp çevresinde 15–19 mm perikardiyal sıvı ve hafif mitral yetersizliği tespit edildi. Patolojik ve kardiyolojik bulgular ışığında hastaya amiloidoz tanısı konuldu. Amiloidoz tanısının primer hematolojik maliginite ile ilişkilendirilebileceği düşünülerek kemik iliği aspirasyon ve biyopsisi yapıldı. Kemik iliği aspirasyon ve biyopsi sonucunda multipl miyelom tanısı konulan ve tedavisi planlanan hasta kardiyopulmoner yetersizlik nedeniyle hayatını kaybetti.
In this case, the importance of multiple myeloma in differential diagnosis of non-specific symptoms, such as macroglossia and significant pretibial edema, is highlighted. A 44-year-old male presented to the internal medicine outpatient clinic with complaints of ongoing and increasing enlargement of the tongue, difficulty in swallowing, and swelling of legs, all of which had been occurring for 6 months. In the CT scan, significant symmetrical enlargement of the tongue was detected. Making a pre-diagnosis of amyloidosis, a biopsy of the tongue was performed, but the results did not suggest amyloidosis. A rectal biopsy was therefore subsequently performed, and this time the results showed amyloid accumulation. Findings from the transthoracic echocardiography showed an ejection fraction of 48%, contrast hypertrophy in the left ventricle, Grade 3 diastolic dysfunction, 15–19 ml of pericardial fluid around the heart, and mild mitral failure. Taking into consideration the pathological and cardiologic findings, the patient was diagnosed with amyloidosis. Bearing in mind the possible relation between primary hematologic malignancy and amyloidosis, a bone marrow aspiration and a bone marrow biopsy were performed. From the results of the biopsy and aspiration of bone marrow, the patient was diagnosed with multiple myeloma and treatment plans were made accordingly. However, as the patient was in the process of undergoing treatment he died due to the development of cardiopulmonary failure.

12.Septic Pulmonary Embolism
Gamze Çelik Türnüklü, Coşkun Doğan, Sevda Şener Cömert, Benan Çağlayan, Ali Fidan, Elif Torun Parmaksız, Banu Salepçi
doi: 10.14744/scie.2015.62347  Pages 57 - 60 (860 accesses)
Septik pulmoner emboli (SPE) herhangi bir enfeksiyon odağına ikincil olarak gelişen akciğer infiltrasyonları, ateş, göğüs ağrısı, öksürük gibi bulgular ile prezente olan enfektif bir akciğer hastalığıdır. Enfeksiyon odağından hareket eden fibrin içine yerleşmiş mikroorganizmaları içeren bir trombus pulmoner arterlere yerleşir ve iki taraflı akciğer parankiminde genellikle periferik ve damar komşuluğunda yerleşen genellikle multipl ve iki taraflı nodüler, kaviter veya kama şeklinde infiltrasyonlara yol açar. Bu yazıda, SPE tanısı alan bir olgu nadir görüldüğü için literatür eşliğinde sunuldu.
Septic pulmonary embolism (SPE) is an infective pulmonary disease that develops secondary to any source of infection and presents with signs and symptoms such as pulmonary infiltrates, fever, chest pain, and cough. SPE can be defined as a thrombus containing microorganisms embedded in fibrin that moves from an infectious focus and settles in pulmonary arteries. It usually causes multiple or bilateral nodular, cavitary, or wedge-shaped infiltrates, usually settled in the peripheral and neighborhood vessels of lung parenchyma. A patient diagnosed with SPE is presented as a case study in the literature since it is a rare condition.

13.A Rare Case: Cor Triatriatum Dexter
Ali Orgun, Alper Hazım Gürsu, Emine Azak, Ayşe Esin Kibar, İbrahim İlker Çetin
doi: 10.14744/scie.2017.79926  Pages 61 - 63 (123 accesses)
Kor triatriatum dekster (KTD) sinüs venosusdaki embriyonal sağ kapağın sebat etmesi sonucu oluşan oldukça nadir görülen bir doğumsal kalp defektidir. Kor triatriatum deksterin klinik bulguları tıkanmanın derecesi ile ilişkilidir. Bazı semptomsuz olgular farklı nedenlerle ekokardiyografi çekilirken tanı alabilirler. Bu yazıda, akut romatizmal ateş (ARA) ön tanısı ile çekilen ekokardiyogramda KTD saptanan 12 yaşındaki kız hasta sunuldu. Bu sunumun amacı, KTD tanısının zor olduğunu ve tanı için ekokardiyogram ile sağ atriumun dikkatli bir şekilde incelenmesi gerektiğini vurgulamaktı.
Cor triatriatum dexter (CTD) is a rare congenital heart disorder that is result of persistence of the right valve of the embryonic sinus venosus. Clinical significance of CTD is related to degree of obstruction. Asymptomatic patients may be diagnosed during echocardiographic examination performed for unrelated reasons. Presently described is case of a 12-year-old girl with initial diagnosis of acute rheumatic fever whose echocardiogram revealed presence of CTD. Aim of this report was to emphasize that diagnosis of CTD can be difficult and requires careful evaluation of the right atrium by echocardiogram.

14.Nasal Expulsion of Taenia saginata: A Case Report
Ayşe Karaaslan, Yasemin Akın, Mustafa Özçetin, Melis Bayram Şirinoğlu, Serap Genç Yüzüak, Yetkin Ayhan, Mehmet Alay
doi: 10.14744/scie.2016.79745  Pages 64 - 66 (148 accesses)
İntestinal şeritler olarak da adlandırılan Taenia saginata, zorunlu insan paraziti olan bir sestoddur. Çiğ et ve türevlerinin sık tüketildiği ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada görülebilir. Çoğu hasta semptomsuz olmakla birlikte semptomu olan hastalar anüsden proglottidlerin hareketini hissedebilirler, diğer ilişkili semptomlar arasında bulantı, epigastrik ağrı ve anoreksi sayılabilir. Tanısı, makroskobik olarak gözlemlenmesi ve mikrobiyolojik yöntemlerle konmaktadır. Tedavisinde ‘praziquantel’ veya ‘niclosamide’ kullanılmaktadır. Bu yazıda, T. saginata proglottidlerini burnundan ve anüsünden çıkarma şeklinde klinik bulgu veren dört yaşındaki erkek olgu sunuldu.
Taenia saginata is one of the species of intestinal tapeworms for which humans are the only definitive hosts. It occurs worldwide; however, it emerges mostly where the consumption of improperly cooked beef is common. Most human carriers are asymptomatic, and patients who are symptomatic may sense the movement of proglottids through the anus. Other associated symptoms are nausea, epigastric pain, and anorexia. The diagnosis is usually established by macroscopic determination and microbiological tests. Praziquantel and niclosamide are the therapeutic agents for the treatment. This study aimed to report a case of a 4-year-old boy, in which T. saginata proglottids were expelled through the nose and anus.

15.Giant Fibrous Dysplasia of the Rib: A Case Report
Semih Koçyiğit, Fatma Koçyiğit, Serpil Bayındır
doi: 10.14744/scie.2017.82542  Pages 67 - 70 (115 accesses)
Fibröz displazi normal kemik dokusunun rezorbe olarak yerini fibröz doku ve immatür kemik yapıların aldığı benign bir hastalıktır. Benign kemik tümörlerinin %5–7’sini oluşturduğu bildirilmiştir ve kosta tutulumu oldukça nadirdir. Semptomatik olgularda kitle cerrahi olarak eksize edilmeli ve oluşan defektin büyüklüğüne göre rekonstrüksiyon yapılmalıdır. Rekonstrüksiyon tekniği kemik toraksın stabilize edilmesi ve yumuşak doku defektlerinin greft ile kapatılmasını içermektedir. Bu yazıda, 18 yaşında nefes darlığı ve ağrı gibi atipik semptomlar ile fibröz displazi tanısı alan ve sandviç greft ile rekonstrüksiyon yapılan olgunun sunulması amaçlandı.
Fibrous dysplasia is a benign disease in which normal bone tissue is resorbed by fibrous tissue and immature bone structure. Fibrous dysplasia has been reported to account for approximately 5%–7% of all benign bone tumors; the rib involvement is rare. Surgical resection is the preferred treatment method in symptomatic patients, and the reconstruction should be carried out according to the size of the defect. Reconstruction technique involves stabilizing the thorax and closed soft tissue defects with a graft. This study aimed to present a case of an 18-year-old patient diagnosed with fibrous dysplasia characterized by atypical symptoms such as shortness of breath and pain reconstructed with sandwich graft.

16.Medpor Bone Implant Mimicking Postoperative Epidural Hematoma
Utku Adilay, Bülent Güçlü, Murat Göksel, Semih Keskil
doi: 10.14744/scie.2017.33154  Pages 71 - 73 (120 accesses)
Erken ameliyat sonrası rutin kraniyal bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinde belirgin şekilde epidural hematomu taklit eden ve 24 saat sonraki kraniyal BT görüntülerinde epidural kitle görünümünün kaybolduğunun gözlendiği, gözenekli yüksek yoğunluklu polietilen kemik implantına (Medpor; Stryker, Kalamazoo, MI, USA) komşu hiperdens epidural bir kitleyi sunuyoruz. Bu olgu İngilizce literatürde Medpor ile yapılan kraniyal rekonstrüksiyonda epidural hematomu taklit eden ilk olgudur.
Presently described is case in which early postoperative cranial computed tomography (CT) image demonstrated hyperdense epidural mass adjacent to microporous high-density polyethylene implant (Medpor; Stryker, Kalamazoo, MI, USA) that strongly mimicked epidural hematoma. Another cranial CT image obtained 24 hours after operation indicated that epidural mass had resolved. This case is the first in the English-language literature of mock epidural hematoma related to cranial reconstruction with Medpor.

17.Bartter Syndrome Represented by Recurrent Hypokalemia Attacks: A Case Report
Nuran Küçük, Esra Çelik Kuzaytepe, Esma Esmi, Şerife Dülger, Gökşen Erkin
doi: 10.14744/scie.2016.49002  Pages 74 - 76 (445 accesses)
Bartter sendromu hipokalemi, hipokloremik metabolik alkaloz, hiperreninemi, normal kan basıncı, idrarda sodyum, potasyum ve klor atılımının artması ile karakterize tübüler bir hastalıktır. Olgular genellikle erken çocukluk döneminde poliüri, dehidratasyon, büyüme-gelişme geriliği, elektrolit imbalansı ile saptanırlar. Bu yazıda, metabolik alkozu olmadan, tekrarlayan hipokalemi ataklarıyla seyreden Bartter sendromlu bir olgu sunuldu.
Bartter syndrome is a tubular disorder and characterized with hypokalemia, hypokalemic metabolic alkalosis, hyperreninemia, normal blood pressure, increased loss of urinary sodium, potassium and chloride. Patients are generally detected with polyuria, dehydration, failure to thrive and electrolyte imbalance. Herein, we report a case that had Bartter syndrome represented by recurrent hypokalemia attacks without metabolic alkalosis.

LookUs & Online Makale